URANTİA’NIN KİTABI’NA - 130. Makale : Roma Yolu

(USGNY-TUR-001-2017-1)



 İndir © Urantia Society of Greater New York

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV: İsa’nın Hayatı ve Öğretileri

130. Makale : Roma Yolu



130. Makale : Roma Yolu

130:0.1 ROMA dünyası gezintisi, İsa’nın dünya üzerindeki yirmi sekizinci yılın büyük bir kısmını ve yirmi dokuzuncu yaşının tamamını kapladı. İsa ve Hindistanlı — Gonod ve onun oğlu Ganid ismindeki — iki yerli Kudüs’den, M.S. 22.yılında Nisan’ın 26’ında, bir Pazar yola çıkmışlardı. Onlar yolculuklarını planlamış oldukları zaman zarfında gerçekleştirmiş olup, İsa baba ve oğluna, M.S. 23.yılında olarak, ertesi yılın Aralık ayının onuncu günü Basra Körfezi üzerindeki Çaraks şehrinde elveda etmişti.

130:0.2 Kudüs’den onlar Kayserya’ya Yafa üzerinden gittiler. Kayserya’da onlar İskenderiye için bir bota bindiler. İskenderiye’den Lasea’ya Girit’de denizden yol aldılar. Girit’den onlar, Kirene önünden, Karaca’ya için denizde ilerlediler. Kartaca’da onlar; Malta, Siraküza ve Messina’da durarak, Napoli için bir tekneye bindiler. Napoli’den onlar, Appian Yolu üzerinden Roma’ya gittikleri yer olan Capua’ya vardılar.

130:0.3 Roma’daki ikametlerinden sonra onlar, Nikopolis ve Korint’de duran bir biçimde, Yunanistan’daki Atina için demir aldılar. Atina’dan onlar, Troas üzerinden Efes’e gittiler. Efes’den, Rodos’u deniz yollarının içine katan bir biçimde, Kıbrıs için demir aldılar. Onlar önemli miktardaki zamanlarını Kıbrıs üzerinde ziyarette ve dinlenmede harcamış olup, bunun sonrasında Suriye’de bulunan Antakya’ya denizden hareket ettiler. Antakya’dan Sidon’a güney doğrultusunda hareket etmiş olup, bunun sonrasında Şam’a uğradılar. Buradan kervan ile, Tipsakus ve Larissa’dan geçen bir şekilde, Mezopotamya’ya seyahat ettiler. Onlar, Ur ve diğer yerleri ziyaret eden bir biçimde, vakitlerinin belli bir kısmını Babil’de harcamış olup, bunun sonrasında Susa’a gittiler. Susa’dan, Gonod ve Ganid’in Hindistan için yola çıktıkları yer olan, Çaraks’a seyahat ettiler.

130:0.4 İsa, Gonod ve Ganid tarafından konuşulmakta olan dilin başlangıç düzeylerini, Şam’da dört ay boyunca çalışırken kazanmıştı. Burada bulunurken, İsa zamanının büyük bir kısmını, Gonod’un gelmekte olduğu yöreden olan bir yurttaşı tarafından yardım gören bir biçimde, Yunan dilinden Hindistan dillerinden bir tanesine olan çeviriler üzerinde emek harcayarak geçirmekteydi.

130:0.5 Bu Akdeniz gezintisi üzerindeyken, İsa gününün yaklaşık olarak yarısını, Gonod’un iş görüşmeleri ve toplumsal iletişimleri süresince Ganid’e öğretmenlik yaparak harcamaktaydı. Kendi idaresinde olmuş olan, her günün geride kalan kısmını, o; kamu hizmetinin hemen öncesindeki bu yıllar boyunca sahip olduğu etkinlikleri oldukça bütüncül bir biçimde temsil etmiş olan, âlemin fanileriyle gerçekleştirmiş olduğu içten birliktelikler olarak, akran insanlarıyla birlikte bu yakın kişisel iletişimlerde bulunmaya harcamıştı.

130:0.6 İlk elden gözlemle ve kişisel olarak gerçekleştirdiği iletişimle İsa, Doğu ve Levant’ın daha yüksek bir konumda bulunan maddi ve ussal medeniyeti ile kendisini tanıştırdı; Gonod ve onun parlak oğlundan, Hindistan ve Çin’in sahip olduğu medeniyet ve kültür hakkında fazlasıyla şey öğrenmişti, zira kendisi Hindistan’ın bir vatandaşı olarak Gonod, sarı ırkın krallığına geniş çaplı üç ziyarette bulunmuştu.

130:0.7 Genç adam Ganid, bu uzun ve yakın iletişim boyunca İsa’dan çok fazla şey öğrenmişti. Onlar, birbirleri için büyük bir sevgi besler hale gelmişlerdi; ve, ufaklığın babası birçok kez İsa’yı, Hindistan’a onlarla birlikte geri dönmek için ikna etmeyi denemişti; ancak, İsa her seferinde, Filistin’de bulunan ailesine geri dönmesinin gerekliliğini sebep göstererek bu teklifi geri çevirmişti.

1. Yafa’da — Yunus Üzerine Söyleşi

130:1.1 Yafa’daki konaklıkları boyunca, İsa, bir Şimon için tabakacı konumunda çalışmış, bir Filistin çevirmeni olan Gadiah ile tanışmıştı. Gonod’un Mezopotamya’da bulunan temsilcileri bu Şimon ile fazla sayıda iş ilişkisinde bulunmuşlardı; böylece Gonod ve oğlu, Kayserya’ya olan ziyaretlerinde kendisine bir uğrama arzusu duydu. Yafa’da konaklarlarken, İsa ve Gadiah yakın arkadaş hale geldiler. Bu genç Filistinli, gerçekliğin bir arayıcıydı. İsa, gerçekliğin bir sağlayıcısıydı; o, Urantia üzerinde bu nesil için gerçekliğin tam da kendisiydi. Büyük bir gerçeklik aracısı ile büyük bir gerçeklik sağlayıcısı bir araya geldiğinde, sonuç, yeni gerçekliğin deneyiminden doğan büyük ve özgürleştirici bir aydınlanma olmuştu.

130:1.2 Bir gün akşam yemeğinden sonra, İsa ve genç Filistinli, deniz kenarında yürüyüşe çıktı; ve, Gadiah İsa’ya, karşısındaki bu “Şamlı yazıcının” tarihsel İbrani anlatımlarıyla çok fazlasıyla bilgili olduğunu bilmez halde, Yunus’un Tarşiş’e olan talihsiz seyahatine çıkmış olduğu söylenen meşhur gemi limanını göstermişti. Ve, Gadiah yorumlarını bitirdiğinde İsa’ya şu soruyu yöneltti: “Ama, büyük balığın gerçekten de Yunus’u yuttuğunu mu düşünüyorsun?” İsa, bu genç adamın yaşamının bu tarihsel anlatım tarafından devasa bir biçimde etkilenmiş bulunduğunu, ve, bunun üzerinde düşünmenin görevden kaçmaya çalışmadaki akılsızlığın çıkarımında bulunmasına neden olduğunu sezmişti; İsa bu nedenle, Gadiah’ın gündelik yaşamını mevcut bir biçimde güdüleyen amaçların temellerini aniden yıkacak hiçbir şey söylemedi. Bu soruya cevap olarak İsa şunu söyledi: “Dostum, hepimiz, Tanrı’nın iradesi uyarınca yaşayacak hayatlara sahip olan bir biçimde Yunus’uz; ve, ne zaman bizler, çok uzakta bulunan çekiciliklere varmak için yaşamın hâlihazırdaki sorumluluğundan kaçmaya çalışırsak, böylelikle kendimizi, gerçekliğin güçleri ve doğruluğun kuvvetleri tarafından yönlendirilmemekte olan etkilerin doğrudan denetimine teslim etmekteyiz. Görevden olan kaçış, gerçeklikten olan feragattir. Işık ve yaşamın hizmetinden kaçmak, sadece; şayet Tanrı’yı arkalarında bırakmış olan bu gibi Yunuslar kalplerini, hayal kırıklıklarının en derinlerinde bulunurken bile, Tanrı’yı ve onun iyiliğini aramaya çevirmezlerse, nihai olarak karanlığa ve ölüme götürecek olan bencilliğin çetin balinalarıyla gerçekleşecek bu sıkıntı dolu çatışmalarla sonuçlanacaktır. Ve, bu türden ümitsizliğe kapılmış olan ruhlar içten bir biçimde Tanrı’yı ararlarsa — gerçekliğin açlığını ve doğruluğun susuzluğunu duyarlarsa — orada onları bir dakika bile esarette tutabilecek hiçbir şey olamaz. Ne kadar büyük derinliklere düşmüş olmalarından bağımsız olarak, bütün bir kalp ile ışığı aradıkları zaman, cennete ait Koruyucu Tanrı’nın ruhaniyeti onları esaretlerinden kurtaracaktır; yaşamın kötü nitelikli durumları onları, yenilenmiş hizmet ve daha bilgeli hale gelmiş yaşam için yeni olasılıkların kurak toprağına terk edecektir.”

130:1.3 Gadiah, İsa’nın öğretisi tarafından çok derin bir biçimde etkilendi; ve, onlar deniz kenarında gece boyunca uzun söyleşilerde bulunup, konakladıkları yerlere gitmelerinden önce beraber ve birbirleri için dua ettiler. Bu; Petrus’un daha sonraki duyuruşunu dinlemiş, Nasıralı İsa’ya derinen bir biçimde inanan biri haline gelmiş ve bir akşam Dorkas’ın evinde Petrus ile dikkate değer bir tartışmada bulunmuş olan aynı Gadiah’idi. Ve, Gadiah’ın, varlıklı deri tüccarı olan Şimon’un Hıristiyanlık’ı kabul edişindeki nihai kararıyla fazlasıyla alakası bulunmuştu.

130:1.4 Bu Akdeniz turunda akran fanileri ile beraber gerçekleştirmiş olduğu İsa’nın kişisel görevine ait bu anlatımda, kendisine ait sözleri kısıtlama olmaksınız, tarafımıza verilmiş olan izin doğrultusunda, bu sunum zamanında Urantia üzerinde mevcut olan kavramlara çevireceğiz.)

130:1.5 İsa’nın Gadiah ile gerçekleştirdiği son birliktelik, iyi ve kötüye dair bir söyleşi üzerineydi. Bu genç Filistinli; dünya üzerinde iyinin yanı başında mevcut olan kötülüğün mevcudiyeti nedeniyle, bir adaletsizlik hissi tarafından fazlasıyla rahatsız haldeydi. O şunu söylemişti: “Nasıl olur da Tanrı, şayet sınırsız bir biçimde iyi ise, kötülüğün yarattığı kederlerden acı çekmemize izin verir; sonuçta, kim kötülüğü yaratmaktadır ki?” Bu dönemlerde birçokları tarafından hala Tanrı’nın hem iyiliği hem de kötülüğü yaratmış olduğuna inanılmaktaydı; ancak, İsa hiçbir zaman bu türden hatalı bir şeyi öğretmedi. Bu soruya cevap olarak, İsa şunu söyledi: “Dostum, Tanrı derin sevgidir; bu nedenle o iyi olmalıdır, ve onun iyiliği o kadar büyük ve gerçektir ki kötülüğün küçük ve gerçek olmayan niteliklerini bünyesinde barındıramaz. Tanrı o kadar olumlu bir biçimde iyidir ki, mutlak olarak kendisinde, olumsuz nitelikteki kötülüğe hiçbir yer yoktur. Kötülük; iyiliğe karşı duranların, güzelliği reddedenlerin ve gerçekliğe sadakatsiz olanların olgun olmayan tercihleri ve düşünmeden atmış oldukları yanlış adımlardır. Kötülük sadece, olgunlaşmamışlığın getirdiği yanlış uyum veya bilgisizliğin neden olduğu engelleyici ve çarpıtıcı etkidir. Kötülük, ışığı bilgece olmayan bir biçimde reddetmenin sonucunda gerçekleşen kaçınılmaz karanlıktır. Kötülük; karanlık ve gerçek olmayan, ve, bilinçli bir biçimde kabul edildiğinde ve irade dâhilinde benimsendiğinde, günah haline gelebilendir.

130:1.6 “Cennetteki Yaratıcın, gerçeklik ve hata arasında tercihte bulunma gücünü sana bahşederek, ışık ve yaşamın olumlu yoluna ait potansiyel olumsuzluğu yaratmış oldu; ancak, kötülüğün bu türden hataları gerçekten de, bir ussal yaratılmışın yaşamın olması gerektiği biçimi yanlış bir biçimde seçerek onların mevcudiyetleri için iradede bulunduğu gibi bir ana kadar gerçek anlamıyla mevcudiyet-dışıdır. Ve, bunun sonrasında, bu türden kötülükler daha sonra; bu gibi irade dâhilinde hareket eden ve isyankâr bir yaratılmışın farkındalık içindeki ve kasti tercihiyle günah seviyesine çıkar. Bu nedenle, cennetteki Yaratıcımız iyi ve kötünün; tıpkı doğanın buğday ile tahıl yabani otunun harman vaktine kadar yan yana büyümesine imkân sağlayışı gibi, yaşamın sonuna kadar beraber bulunmasına izin vermektedir.” Gadiah, bu çok önemli ifadelerin taşıdığı gerçek anlamı aklında kesinliğe kavuşturan hemen sonraki söyleşilerinden sonra, İsa’nın kendi sorusuna vermiş olduğu cevaptan bütünüyle tatmin olmuştu.

2. Kayserya’da

130:2.1 İsa ve arkadaşları, binmeyi amaçlamış oldukları tekneye ait çok büyük olan yön küreklerinden bir tanesinin ortadan ayrılma tehlikesi taşıdığı keşfedilince, beklenilenden çok daha uzunca bir süre Kayserya’da vakit geçirmişlerdi. Gemi kaptanı, yeni bir kürek yapılırken limanda kalmaya karar vermişti. Orada bu görev için yetenekli bir tahta ustası kıtlığı bulunmaktaydı; bu nedenle, İsa yardım etmeye gönüllü oldu. Akşamları, İsa ve arkadaşları, liman etrafında hoşça bir gezinti yerine geçmiş olan, güzel bir iskelede yürüyüşe çıkmaktaydılar. Ganid İsa’nın; şehrin sulama sistemini, ve, aracılığıyla, gelgitlerin şehrin sokaklarını ve kanalizasyonlarını temizlemekte olduğu yöntemi açıklayışından fazlasıyla keyif almıştı. Hindistanlı bu genç, yüksek bir yere konumlanmış ve Roma imparatoruna ait çok büyük bir heykel tarafından süslenmiş olan, Augustus’un mabedi karşısında fazlasıyla etkilenmişti. Konukluklarının ikinci öğleden sonrası onların üçü, yirmi bin kişiyi oturtabilecek devasa bir amfi tiyatroda bir gösteriye katılmış olup, bu gece, tiyatroda bir Yunan oyununu izlemeye gitti. Bunlar, Ganid’in bu zamana kadar şahit olmuş bulunduğu bu türdeki ilk gösteriler olup, İsa’ya onlar hakkında birçok soru yöneltmişti. Üçüncü günün sabahında onlar, valinin sarayına resmi bir gezide bulunmuşlardı; zira Kayserya, Filistin’in başkenti olup, Romalı defterdarın ikamet yeriydi.

130:2.2 Konaklamakta oldukları yerleşkede, Moğolistan’dan gelen bir tüccar da kalmaktaydı; ve, bu Uzak-Doğulu Yunanca’yı oldukça iyi bir biçimde konuşmakta olduğu için, İsa onunla birlikte birkaç uzun gezintide bulunmuştu. Bu kişi İsa’nın hayat felsefesi karşısında fazlasıyla etkilenmiş olup, “cennetsel Yaratıcı’nın iradesine her gün gerçekleştirilen bağlılığın araçlarıyla dünya üzerindeyken cennetsel yaşamı yaşama” hakkındaki onun bilge sözlerini hiçbir zaman unutmamıştı. Bu tüccar bir Tao takipçisi olup, böylelikle, kâinatsal bir İlahiyat’a dair inanç savının güçlü bir inananı konumundaydı. Moğolistan’a geri döndüğünde, bu ileri gerçeklikleri komşularına ve iş birlikteliklerine öğretmeye başladı; ve, bu türden etkinliklerinin doğrudan bir sonucu olarak, en büyük oğlu bir Tao din-adamı olmaya karar verdi. Bu genç adam yaşamı boyunca ileri gerçeklik adına büyük bir etki bıraktı; ve, onu, Cennetin Yüce Yöneticisi olarak — Tek Tanrı inanç savına adanmış bir biçimde sadık olan bir evlat ve bir torun takip etti.

130:2.3 Her ne kadar, Philadelphia’da ana merkezine sahip olarak, öncül Hıristiyan kilisesinin doğu kolu, İsa’nın öğretilerini Kudüs kardeşine kıyasla daha aslına uygun bir biçimde benimsemiş olsa da, bu zamanlar, krallığa ait yeni müjdenin tohumu ekmede ruhsal toprağın oldukça elverişli olduğu yerler olarak, Çin’e gidebilecek Petrus gibi bir kişinin, veya Hindistan’a adım atabilecek Pavlus gibi bir kişinin bulunmaması çok üzülesi bir durumdu. Philadelphialılar tarafından benimsenmiş olduğu haliyle, İsa’nın bahsi geçen bu öğretileri, tam da Batı’da Petrus ve Pavlus’un duyurusunun gerçekleştirdiği gibi, ruhsal olarak aç olan Asya insan topluluklarının akıllarında doğrudan ve etkin bir ilgi uyandırmış olacaktı.

130:2.4 Yön küreği üzerinde İsa ile bir gün çalışmakta olan genç erkeklerden biri, tersanede emek verirlerken saat başı onun ağzından dökülmekte olan kelimelere karşı fazlasıyla ilgi besler hale geldi. İsa, cennetteki Yaratıcı’nın dünya üzerindeki evlatlarının refahına ilgi beslemekte olduğuna dair vurguda bulununca, Anaksand ismindeki bu genç Yunanlı şöyle söyledi: “Eğer Tanrılar benimle ilgileniyorlarsa, o zaman neden bu atölyenin kaba ve adaletsiz işçibaşını buradan almıyorlar?” İsa ona şöyle cevap verdiğinde Anaksand şaşırdı: “İyiliğin yollarını bildiğiniz ve adalete değer verdiğiniz için, belki de Tanrılar bu hata yapmakta olan insanı, onu bu daha iyi yola doğru yönlendirmeniz için yanınıza getirdi. Belki siz, bu kardeşi tüm diğer insanlara daha kabul edilebilir hale getirecek olan tuzsunuz; tabii ki bu, eğer siz özünüzü kaybetmemişseniz doğrudur. Böyleyken bile, bu kişi, kötü tutumlarının olumsuz bir biçimde sizi etkilediği haliyle sizlerin öğreticisidir. Neden iyiliğin gücü vasıtasıyla kötülük üzerindeki deneyimsel üstünlüğünüzü olumlu bir biçimde kabullenmeyesiniz, ve böylece, tüm ikili ilişkilerinizde üstün konuma gelmeyesiniz? Ben, ona adil ve capcanlı bir şans verdiğinizde, içinizdeki iyiliğin onun içindeki kötülüğün üstesinden gelebileceğini ön görmekteyim. Fani mevcudiyetin sürecinde, ruhsal enerjinin ve kutsal gerçekliğin hata ve kötülükle verdiği utkun mücadelelerden birinde maddi yaşam eşi haline gelmenin beraberinde getirdiği yenilenme hissini memnuniyetle deneyimlemekten daha büyüleyici başka bir serüven bulunmamaktadır. Ruhsal karanlıkta oturmakta olan fani için ruhsal ışığın yaşayan aracı haline gelmek muazzam ve bireyi dönüştüren bir deneyimdir. Eğer siz bu kişiden daha fazla bir biçimde gerçeklikle kutsanmış haldeyseniz, onun duyduğu ihtiyaç sizi harekete geçirmeli. Tabii ki sizler, kıyıda durup, akranınız olan bir bireyin yüzemediği için yok oluşunu izleyebilecek korkaklardan değilsiniz! Suda boğulmakta olan bedenine kıyasla, karanlıkta çırpınmakta olan bu insanın ruhu ne kadar da çok değere sahiptir!”

130:2.5 Anaksand, İsa’nın sözleri tarafından çok güçlü bir biçimde etkilenmişti. Yakın bir zaman içinde o üstünde bulunan kişiye İsa’nın söylemiş oldukları şeyleri aktarmış olup, o gece ikisi de ruhlarının refahı için İsa’nın tavsiyesine başvurdular. Ve daha sonra, Hıristiyan iletisinin Kayserya’da duyuruluşundan sonra, biri Yunan ve diğeri ise bir Romalı olarak bu iki kişi de, Filip’in duyurusuna inanmış olup, onun kurmuş olduğu kilisenin başta gelen üyeleri haline geldiler. Daha sonra Yunanlı olan bu genç, Petrus’un hizmetiyle bir inanan haline gelmiş olan bir Roma centuriosu Cornelius’un baş temsilcisi olarak atandı. Anaksand; acı çekmekte ve ölmekte olanlara hizmet ederken, yirmi bin Musevi’den oluşan büyük kıyımda, kaza eseri, yaşamını kaybetmiş olduğu, Kayserya’da Pavlus’un hapisliği dönemine kadar karanlıkta oturmakta olanlara aydınlığı sağlama hizmetine devam etmişti.

130:2.6 Ganid bu zaman zarfında, özel öğretmeninin boş vaktini nasıl da akran insanlarına olan bu olağandışı kişisel hizmetle geçirmekte olduğunu öğrenmeye başlamaktaydı; ve, bu genç Hintli, bu durmak bilmez faaliyetlerin temelinde yatan güdüyü yavaş yavaş keşfetmeye başlamaktaydı. O, “Neden kendini yabancılarla olan bu sohbetlerle hiç durmadan meşgul kılıyorsun? diye sordu. Ve, İsa şöyle cevap verdi: “Ganid, Tanrı’yı bilen biri için hiçbir insan bir yabancı değildir. Cennetteki Yaratıcı’yı bulma deneyiminde, tüm insanların senin kardeşlerin olduğunu keşfedersin; yoksa, yeni keşfedilmiş bir kardeş ile buluşmanın verdiği yenilenmeden birinin keyif duyması garip mi görünmektedir? Bir kişinin sahip olduğu erkek ve kız kardeşleriyle tanışması, onların sorunlarını bilmesi ve onları derinden sevmeyi öğrenmesi, yaşamda olası en yüksek deneyimdir.”

130:2.7 Bu süreci içerisinde; genç adamın İsa’dan, Tanrı’nın iradesi ile, aynı zamanda irade olarak adlandırılmakta olan insan aklının tercih eylemi arasındaki farkı kendisine söylemesini talep ettiği, gecenin geç saatlerine kadar sürmüş bir söyleşiydi. Özü itibariyle İsa şunu söylemişti: Tanrı’nın iradesi, herhangi bir potansiyel alternatif karşısında Tanrı’nın tercihi ile olan ortak birliktelik olarak, Tanrı’nın yoludur. Tanrı’nın iradesini gerçekleştirmek, bu nedenle, gittikçe artan bir biçimde Tanrı gibi olmanın ilerleyici deneyimidir; ve, Tanrı, iyi ve güzel ve gerçek olan her şeyin kökeni ve nihai sonudur. İnsanın iradesinin özü, bir faninin olmayı tercih ettiği ve yaptığı şeyden meydana gelmektedir. İrade, ussal düşünme sürecine dayalı karar-davranışla sonuçlanmakta olan bir öz bilince sahip varlığın kasıtlı tercihidir.

130:2.8 O öğleden sonrası hem İsa hem de Ganid, oldukça akıllı bir çoban köpeği ile oynamaktan büyük keyif almışlardı; ve, Ganid, köpeğin bir iradeye sahip olup olmadığı, bir ruhu barındırıp barındırmadığını öğrenmek istedi; ve, onun sorularına karşılık olarak İsa şunu söyledi: “Köpek, üstünü olan, fani insanı tanıyabilecek bir akla sahiptir, ancak, o, ruhaniyet olan Tanrı’yı bilemez; bu nedenle, köpek, ruhsal bir doğayı elinde bulundurmayıp, ruhsal bir deneyime memnuniyetle sahip olamaz. Köpek, kökeni doğadan kazanılmış ve hazırlanma ile derinleşmiş bir iradeye sahip olabilir; ancak, bu türden bir akıl gücü, ruhsal bir kuvvet değildir; ne de o, daha yüksek ve ahlaki anlamları ayrıştırmanın veya ruhsal ve ebedi değerleri seçmenin sonucu olmayan bir biçimde — detaylı fikir yürütme niteliği taşımaması bakımından, insan iradesi ile karşılaştırılabilir konumdadır. Ruhsal sorumluluğun nitelikleri ve ebedi kurtuluşun potansiyeli ile bahşedilmiş bir yaratılmış olarak, fani insan bir ahlaki varlık haline getiren, ruhsal ayrımın ve gerçekliği tercih edişin bu türden güçlerine olan iyeliktir.” İsa; zaman içinde dil geliştirmeyi veya ebediyetteki kişilik kurtuluşuna denk düşebilecek herhangi bir şeyi deneyimlemeyi hayvan dünyası için sonsuza kadar imkânsız kılan şeyin, hayvanda bu türden zihinsel güçlerin yokluğu olduğunu ilave bir biçimde açıkladı. Bugünkü eğitimin bir sonucu olarak, Ganid bir daha hiçbir zaman, insanların ruhlarının hayvanların bedenlerine yeniden doğan bir biçimde göç edişlerine dair inancı beslemedi.

130:2.9 Ertesi gün Ganid, bunların hepsi hakkında babası ile konuştu; ve, Gonod’un sorusuna cevap olarak İsa şunun açıklamasında bulunmuştu: “Yalnızca, hayvan mevcudiyetine ait maddi sorunlar ile ilgili olarak geçici kararlara varma ile bütünüyle meşgul olan insan iradelerinin alın yazısında, zaman içinde yok olma bulunmaktadır. İçtenlikle gerçekleştirilen ahlaki kararlara varan ve koşulsuz ruhsal tercihlerde bulunanlar, bu nedenle, ilerleyici bir biçimde ikamet eden ve kutsal ruhaniyet ile özdeşleşmekte olup, böylelikle onlar, kutsal hizmetin sonu gelmez ilerleyişi olarak — artan bir biçimde ebedi kurtuluşun değerlerine dönüşmektedir.”

130:2.10 Bizler, çağdaş terimler ile ifade edildiği haliyle, şu anlama denk düşecek çok önemli gerçekliği ilk kez bu aynı gün duymuştuk: “İrade, taraf olan kişisel bilincin kendisini tarafsız bir biçimde ifade edişini ve Tanrı-gibi olmayı amaç edinme olgusunu deneyimleyişini mümkün kılan insan aklının dışa vurumudur.” Ve, tam da bu bakımdan, irdeleyici ve ruhsal olarak akıl bahşedilişmiş her insan varlığı, yaratıcı halde gelebilir.

3. İskenderiye’de

130:3.1 Bu, Kayserya’ya, önemli olaylara ev sahipliği yapmış bir ziyaret olmuştu; ve, tekne hazır hale geldiğinde, İsa ve onun iki arkadaşı, bir gün öğle vakti Mısır’da bulunan İskenderiye için buradan ayrıldı.

130:3.2 Üçü, İskenderiye’ye, olabilecek en güzel deniz geçişlerinden birini memnuniyetle deneyimledi. Ganid, gemi yolculuğundan büyük keyif almış olup, İsa’yı kendisinin sormuş olduğu sorulara cevap vermekle meşgul etmişti. Şehrin limanına yaklaşırlarken, genç adam; aracılığıyla iki muhteşem limanı yaratan ve sonuçsal olarak İskenderiye’yi Afrika, Asya ve Avrupa’nın deniz yollarının ticari kavşaklarından bir tanesi haline getiren bir biçimde, zamanında İskender’in bir yer altı tüneli ile ana karaya bağlamış olduğu ada üzerinde konumlanmış, Faros büyük deniz feneri karşısında derin bir heyecana kapılmıştı. Bu büyük deniz feneri, dünyanın yedi harikasından bir tanesi olup, daha sonra yapılmış tüm deniz fenerlerinin öncülü konumundaydı. Onlar, insanın bu muazzam hayat-kurtarıcı aygıtını görmek için sabah erkenden ayaklamıştı; ve, Ganid’in haykırışları arasında İsa şunu söylemişti: “Ve sen, benim evladım, Hindistan’a geri döndüğünde, baban toprağa verildikten sonra bile, bu deniz feneri gibi olacaksın; sen, derinden arzulayan herkese güvenli bir biçimde kurtuluşun limanına varan yolu göstererek, yakınlarında karanlık içinde vakitlerini geçirenlere yaşam ışığı haline geleceksin.

130:3.3 Ve, tekrar edilmesi gerekirse, bizler; Hıristiyan dininin öncül öğretmenleri çok ayrıcalıklı bir biçimde Roma dünyasının batı medeniyetine bakışlarını yönelttiklerinde, büyük bir hata yapmış olduklarının altını çizmek isteriz. İlk çağının Mezopotamyalı inananları tarafından benimsendiği haliyle, İsa’nın öğretileri, Asya dindarlarının çeşitli toplulukları tarafından çok hazır bir biçimde kabul edilmiş olurdu.

130:3.4 Karaya adım atışlarının dördüncü saatine yaklaşırken onlar, bir milyonluk bu şehrin batı sınırlarına doğru uzanmış olarak, yaklaşık olarak otuz buçuk metre genişliğinde ve sekiz buçuk kilometre uzunluğundaki uzun ve geniş sokağın doğu ucu yakınında yerleşmişlerdi. Şehrin — üniversite (müze), kütüphane, İskender’in kraliyet anıtmezarı, saray, Neptün mabedi, tiyatro ve atletizm salonu olarak — başta gelen görülecek yerlerinin bir kez gözden geçirmelerinden sonra, Gonod kendisini işe verirken, İsa ve Ganid, dünyanın en büyüğü olan, kütüphaneye gitmişlerdi. Burada; Yunanistan, Roma, Filistin, Aşkani, Hindistan, Çin ve hatta Japonya olarak, medenileşmiş dünyanın tümünden gelen neredeyse bir milyon el yazması bir araya toplanmıştı. Bu kütüphanede, Ganid, Hint edebiyatının dünyanın tümünde mevcut olan en büyük koleksiyonunu görmüştü; ve, onlar, İskenderiye’de kaldıkları süre boyunca vakitlerinin bir kısmını her gün burada harcamıştı. İsa Ganid’e, İbrani yazıtlarının burada Yunan diline olan çevirisinden bahsetmişti. Ve, onlar tekrar ve tekrar; İsa’nın bu genç akla her seferinde şunu ekleyen bir biçimde gerçekliği göstermeye çabaladığı halde, dünyanın tüm dinlerinden konuşmuşlardı: “Ama, Yahveh, Melçizedek açığa çıkarılışlarından ve İbrahim anlaşmasından gelişmiş Tanrı’dır. Museviler, İbrahim’in soyundan gelmekte olup, ilerleyen zamanlarda, tam da Melçizedek’in yaşamış ve öğretisinde bulunmuş, ve buradan tüm dünyaya öğretmenler göndermiş olduğu araziye yerleşmişlerdi; ve, onların dini nihai bir biçimde, başka herhangi bir dünya dinine kıyasla, cennetteki Kâinatsal yaratıcı olarak İsrail’in Koruyucu Tanrısı’nın daha belirgin bir tanıyışını sergiledi.”

130:3.5 İsa’nın yönlendirişi altında Ganid; her ne kadar bazıları aynı zamanda bağımlı-alt ilahiyatları belirli bir düzeyde tanımış olsa da, bir Kâinatsal İlahiyatı tanımış olan dünyanın tüm dinlerinin içerdiği öğretilerden bir derlemede bulundu. Birçok görüş alış-verişinden sonra, İsa ve Ganid; Romalılar’ın dinlerinde gerçek herhangi bir Tanrı’ya sahip olmadıklarına, dinlerinin neredeyse bir imparator ibadetinden fazlasını içermediğine karar getirmişlerdi. Nihai yargılarına göre; Yunanlılar bir felsefeye sahipti, ancak neredeyse hiçbir biçimde, bir kişisel Tanrı’yı beraberinde taşıyan bir dine sahip olmamışlardı. Çok çeşitlikli niteliğinin yarattığı kafa karışıklığı nedeniyle ve onların değişkenlik gösteren İlahiyat kavramları diğer ve eski dinlerden elde edilmiş görünüm sergilediği için, gizem inanışlarını göz ardı etmişlerdi.

130:3.6 Her ne kadar bu çeviriler İskenderiye’de yapılmış olsa da, Ganid, Roma’daki konukluğunun sonuna yaklaşana kadar, kendi tercihiyle gerçekleştirmiş olduğu bu derlemeleri düzenleyip, onlara kişisel yargılarını eklememişti. O; dünya kutsal edebiyatının en iyi yazarlarının hepsinin belirli bir düzeyde bir ebedi Tanrı’nın mevcudiyetini açık bir biçimde tanımış oldukları, ve, onun kişiliğine ek olarak fani insanla olan ilişkisine dair büyük bir ölçüde hem fikir halde bulunduklarını keşfetmekten fazlasıyla şaşırmıştı.

130:3.7 İsa ve Ganid İskenderiye’deki konuklukları boyunca vakitlerinin büyük bir kısmını müzede geçirmişlerdi. Bu müze, bulunması ender olan nesnelerin toplanmış olduğu bir yapı değildi; bunun yerine o, güzel sanatların, bilimin ve edebiyatın bir üniversitesiydi. Eğitimli profesörler burada, günlük olarak ders vermekteydiler; ve, bu zamanlarda burası, Batı dünyasının ussal merkeziydi. Gün be gün İsa, anlatılmakta olan dersleri Ganid’e çevirmekteydi; ikinci hafta içinde bir gün, genç adam şöyle haykırdı: “Öğretmen Yeşu, sen bu profesörlerden daha fazla şey biliyorsun; sen onların karşısına durup, bana söylemiş olduğun o büyük şeyleri onlara söylemelisin; fazla düşünmekten onlar gerçekleri net bir biçimde görmez olmuşlar. Ben babama bu durumu söylemeli ve böyle bir görüşmeyi onun düzenlemesini sağlamalıyım.” İsa güldü ve şöyle söyledi: “Sen hayran olunası bir öğrencisin, ancak bu öğretmenler, senin ve benim onlara öğreteceğimiz olan şeylerin akıllarında değillerdir. Ruhsallaşmamış öğrenmeden gelen gurur, insan deneyimi içinde aldatıcı nitelikte zararlı olan bir şeydir. Gerçek öğretmen ussal dürüstlüğünü, sürekli bir öğrenen olarak korumaktadır.”

130:3.8 İskenderiye, Batı’nın iç içe geçmiş kültürlerinden meydana gelmiş bir şehir olup, dünyanın Roma’dan sonra en büyük ve en muhteşem olanıydı. Burada dünyanın, yönetimde bulunan yetmiş kıdemli üyeden meydana gelen, İskenderiye Sanhedrin’e ait hükümet birimi olarak, en büyük Musevi sinagogu konumlanmıştı.

130:3.9 Gonod’un iş ilişkilerinde bulunduğu birçok insan arasında, Philon isimli kardeşi bu dönemin önemli bir dini filozofu olan İskender adında belirli bir Musevi bankacısı bulunmaktaydı. Philon, Yunan felsefesi ve İbrani din kuramını uyumlaştırmadan meydana gelen takdire değer ancak oldukça zor olan bir görev üstlenmişti. Ganid ve İsa, Philon’un öğretileri hakkında fazlasıyla konuşmuş olup, onun derslerinden bazılarına katılmayı istemişlerdi; ancak, İskenderiye’deki konuklukları boyunca bu ünlü Helenci Musevi hasta bir biçimde yatağında yatmaktaydı.

130:3.10 İsa Ganid’e, Yunan felsefesi ve Stoacı inanç savlarındaki birçok şey tavsiye etmişti; ancak, o ufaklığa, bu inanış düzenlerinin, tıpkı kendi insanlarının bazılarına ait tam belirgin olmayan öğretiler gibi, yalnızca, insanları Tanrı’yı bulmaya ve Ebedi’yi bilen bir biçimde yaşayan bir deneyime memnuniyetle sahip olmaya yönlendirişi bakımından dinler olduğu gerçeğinin altını çizmişti.

4. Gerçeklik üzerine olan Konuşma

130:4.1 İskenderiye’den ayrılmadan önceki gece, Ganid ve İsa, üniversitede Plato’nun öğretileri üzerine ders vermekte olan hükümet profesörlerinden bir tanesiyle uzun bir sohbette bulunmuşlardı. İsa bu eğitimli Yunan öğretmeninin söylediklerini çevirmişti, ancak bu çevirilerine, Yunan felsefesini reddeden bir tavırla kendisine ait öğretileri katmadı. Gonod, bu akşam iş için dışarıdaydı; böylece, profesör ayrıldıktan sonra, öğretmen ve öğrenci, Plato’nun inanış savları hakkında uzun ve samimi bir konuşmada bulundular. Her ne kadar İsa, dünyadaki maddi şeylerin görünmez ancak daha önemli ruhsal gerçekliklerin gölgemsi yansımaları olduğunu savunan kuram ile ilişkili Yunan öğretilerinden bazılarına sınırlı onay vermişse de, ufaklığın düşünüşü için daha güvenilir nitelikte olan bir temeli yaratmayı amaçlamıştı; böylelikle, o, evren içinde gerçekliğin doğası ile ilgili uzun bir konuşmaya başlamıştı. Özü itibariyle ve çağdaş kavramlara çevrilmiş haliyle, İsa Ganid’e şunları söylemişti:

130:4.2 Evren gerçekliğinin kökeni Sonsuz Olan’dır. Sınırlı yaratıma ait maddi şeyler, ebedi Tanrı’nın Cennet Şablonu ve Kâinatsal Aklı’nın zaman-mekân sonuçsal etkileridir. Fiziksel dünyadaki nedensellikle meydana gelen oluşum, ussal dünyadaki öz bilinç ve ruhani dünyada ilerlemekte olan benlik; kâinatsal bir kapsamda düşünülür, ebedi ilişkilerde bir araya getirilir ve niteliğin kusursuzluğu ve değerin kutsallığı ile deneyimlenir halde bu gerçeklikler olarak — Yüce Olan’ın gerçekliğini meydana getirir. Ancak, sürekli değişen bir kâinat içinde, nedenselliğin, usun ve ruhani deneyimin Kökensel Kişiliği, mutlak olarak değişmez niteliktedir. Her şey, sonsuz değerlerin ve kutsal niteliklerin ebedi bir evreni içinde bile; Mutlak Olanlar ve mutlak nitelikte bulunan fiziksel düzeye, ussal bütünleşmeye veya ruhsal kimliğe erişmişlerin dışında her şey değişebilir, ve sıklıkla değişmektedir.

130:4.3 Sınırlı bir yaratılmışın ilerleyebileceği en yüksek düzey, Kâinatsal Yaratıcı’nın tanınması ve Yüce Olan’ın bilinmesidir. Ve, bu gerçekleşince bile, bir sonraki aşamada, kesinlik nihai sonuna ait bu varlıklar, fiziksel dünyanın işleyişlerinde ve onun maddi olgularında gerçekleşen değişimi deneyimlemektedirler. Benzer bir biçimde onlar; ruhsal evrendeki aralıksız süre gelen yükselişlerinde meydana gelmekte olan benlik ilerleyişlerinin, ve, ussal kâinata olan derinleşir haldeki takdirlerine ve onlara olan karşılıklarına dair büyüyen bilinçlerinin farkında olmaya devam ederler. Yalnızca kusursuzlukta, ahenkte ve iradenin bütüncül kararlılığında yaratıcı Yaratan ile bir bütün haline gelebilir; ve, kutsallığın bu türden bir düzeyine, yalnızca, yaratılmışın sınırlı olan kişisel iradesini Yaratan’ın kutsal iradesine tutarlı bir biçimde uyumlu hale getirişi vasıtasıyla zamanda ve ebediyette yaşamaya devam edişi tarafından erişilir ve bu düzey bahse konu biçimde korunur.

130:4.4 Bir gözlü bir kişi, hiçbir zaman, bir açı ile bakılan şeyin ne kadar derin olduğunu kafasında canlandırmayı aklının ucundan dahi geçiremez. Ne tek gözlü maddi bilim adamları, ne de tek gözlü ruhsal gizemciler ve bilmece ustaları, kâinat gerçekliğinin gerçek derinliklerini doğru bir biçimde tahayyül edemez ve yeterli bir biçimde kavrayamaz. Yaratılmış deneyimine ait tüm gerçek değerler, farkındalığın derinliğinde gizlidir.

130:4.5 Ardında aklın etkin bir biçimde rol almadığı nedensellik, kendiliğinden, gelişmemiş ve basit olanı seçkin ve çok katmanlı olana evrimleştiremez; ne de, ruhani olmayan deneyim, zaman fanilerinin maddi akıllarını ebedi kurtuluşun kutsal karakterlerine evrimleştirebilir. Sınırsız olan İlahiyat’ı çok ayrıcalıklı bir biçimde tanımlamakta olan evrenin bir niteliği, ilerleyici İlahiyat erişimi sürecinden varlığını kaybetmeden çıkabilen kişiliğin bu sonu gelmez yaratıcı bahşedilişidir.

130:4.6 Kişilik; sınırı olmayan değişim ile eş zamanlı bir biçimde var olabilen ve aynı anda tüm bu değişiklerin tam da mevcudiyetinde, ve onun sonsuza kadar sonrasında kimliğini koruyabilen, kâinatsal gerçeklik fazı, kâinatsal bahşedilmişliktir.

130:4.7 Hayat, evren durumlarının taleplerine ve imkânlarına karşı kökensel nitelikteki kâinatsal nedenselliğin bir uyumudur; ve, o, Kâinatsal Aklın eylemi ve ruhaniyet olan Tanrı’ya ait ruhaniyet kıvılcımının etkinleşimi ile varlığına sahip olmaktadır. Yaşamın anlamı, onun uyumlaşma niteliğidir; yaşamın sahip olduğu değer, Tanrı-bilincinin doruklarına kadar dahi uzanabilir haldeki — onun ilerleyebilme niteliğidir.

130:4.8 Öz bilince sahip olunan yaşamın evrene olan yanlış uyumu kâinatsal ahenksizlik ile sonuçlanmaktadır. Kişilik iradesinin evrenlerin gidişatından olan nihai ayrılışı, kişilik kopuşu olarak ussal tecrit ile sonlanır. İkamet eden ruhaniyet rehberliğinin kaybı, süreç içinde beklenmeyen bir biçimde mevcudiyetin ruhsal sonlanışı ile sonuçlanır. Ussal ve ilerleyen yaşam bunun sonucunda, özü itibariyle ve kendi özünde, bir kutsal Yaratan’ın iradesini dışa vuran amaçsal bir evrenin mevcudiyetine ait tartışmasız nitelikteki bir kanıt haline gelmektedir. Ve, bu yaşam, bütünlüğü bakımından, Kâinatın Yaratıcısı olarak nihai amacına sahip bir biçimde daha yüksek değerlere doğru mücadele vermektedir.

130:4.9 Usun daha yüksek ve ruhsal görünüme sahip hizmetleri dışında, insan yalnızca belli bir ölçüde hayvan düzeyinin üstünde bulunan akla sahiptir. Bu nedenle hayvanlar (ibadet ve bilgeliğe sahip olmayan bir konumda bulunarak), bir bilince sahip olmanın bilincinde olarak, bilinç-öteliliği deneyimleyemezler.

130:4.10 Bilgi, maddi veya diğer bir değişle gerçeği ayırt edebilen aklın alanıdır. Gerçeklik, Tanrı’yı tanımanın bilincindeki, ruhsal olarak bahşedilmiş usun nüfuz alanıdır. Bilgi gösterilebilir niteliktedir; gerçeklik deneyimlenebilendir. Bilgi, aklın bir iyeliğidir; ruhun bir deneyimi olarak gerçeklik, ilerleyen benliğe ait bir şeydir. Bilgi, ruhsal-olmayan düzeyin bir işlevidir; gerçeklik, evrenlerin akıl-ruhaniyet düzeyinin bir fazıdır. Maddi aklın gözü, gerçeksel bilginin bir dünyasını algılar; ruhsallaşmış usun gözü, gerçek değerlerden oluşan bir dünyayı ayrıştırır. Eş zamanlı hale gelmiş ve uyumlaşmış bu iki bakış açısı; içinde bilgeliğin, evren olaylarını ilerleyici nitelikteki kişisel deneyim bakış açısından yorumladığı, gerçekliğin dünyasını açığa çıkarır.q

130:4.11 Hata (kötülük), kusurlu olmanın beraberinde getirdiği, kendisinden olumsuz yönde etkilenilen sonuçtur. Kusurlu olmanın nitelikleri veya yanlış uyumun gerçekleri, irdeleyici gözlem ve bilimsel inceleme vasıtasıyla maddi düzey üzerinde ortaya çıkmaktadır; onlar ahlaki düzeyde ise, insan deneyimi vasıtasıyla ortaya çıkmaktadır. Kötülüğün mevcudiyeti, aklın hatalarının ve evrimleşen benliğin henüz olgunlaşmamış konumunun kanıtıdır. Kötülük aynı zamanda, bu nedenle, kâinat yorumundaki kusurluluğun bir ölçüm birimidir. Yanlış yapma olasılığı, göreceli ve kusurlu olandan nihai ve kusursuz olana doğru olarak, kısmi ve geçici olandan bütüncül ve ebedi olana ilerleyiş düzeni halindeki bilgeliğin erişiminde içkin niteliktedir. Hata, insanın Cennet kusursuzluğuna giden yukarı doğru uzanmaktaki kâinat yolunda zorunluluk gereği önüne düşmek durumunda olan göreceli nitelikteki tamamlanmamışlığın gölgesidir. Hata (kötülük) mevcut bir kâinat niteliği değildir; o, yalın bir değişle, tamamlanmamış nitelikteki sınırlılığa ait kusurluluğun Yüce ve Nihai Olan’ın yükseliş düzeylerine olan içkin ilişkisinde ortaya çıkan bir göreceliliğin gözlenişidir.

130:4.12 Her ne kadar İsa tüm bunları ufaklığa, kavrayışına en uygun dille söylemişse de, görüş alışverişinin sonunda Ganid’in gözleri kapanmakta olup, yakın bir süre sonra uykuya dalmıştı. Onlar, Girit adasında Lasea için yol alacak olan tekneye binmek için bir sonraki sabah erkenden kalktılar. Ancak, yola çıkmadan önce, ufaklık hala, İsa’nın şu cevabı vermiş olduğu, kötülük hakkında yöneltmesi gereken ilave sorulara sahipti:

130:4.13 Kötülük, bir görecelilik kavramsallaşmasıdır. O; tıpkı bir kâinatın, Sınırsız Olan’a ait ebedi gerçekliklerin evrensel dışavurumunun yaşayan ışığını görmeyi zorlaştırışı gibi, nesnelerden ve varlıklardan oluşan sınırlı bir evrenin yarattığı gölgede ortaya çıkan kusurlulukların gözlenişinden doğmaktadır.

130:4.14 Potansiyel kötülük kökensel olarak, sonsuzluk ve ebediyetin zaman-mekân-tarafından-kısıtlı bir dışavurumu olarak Tanrı’nın açığa çıkarılışının olması zorunlu nitelikteki tamamlanmamışlığından doğmaktadır. Bütüncül olanın mevcudiyeti içinde kısmi olanın gerçeksel konumu; gerçekliğin göreceliliğini meydana getirmekte, ussal tercihin gerekliliğini yaratmakta ve ruhaniyet farkındalığına ve ona gösterilen karşılığa ait değer düzeylerini oluşturmaktadır. Geçici ve sınırlı olan yaratılmış aklı tarafından inanılmakta olan Sınırlı Olan’a dair tamamlanmamış ve sınırlı nitelikteki kavramsallaşma, kendisi içinde ve özü itibariyle, potansiyel kötülüktür. Ancak, bu özü itibariyle doğal olan ussal ahenksizlikleri ve ruhsal yetersizlikleri kabul edilebilir bir biçimde ruhsal olarak düzeltmede gerekçelendirilemeyecek nitelikteki yoksunluğun yarattığı ilave hata, mevcut kötülüğün gerçekleşmesine denk düşmektedir.

130:4.15 Yaşamını yitirmiş olarak, durağan kavramsallaşmaların tümü potansiyel olarak kötüdür. Göreceli ve yaşayan gerçekliğin sınırlı gölgesi sürekli bir biçimde hareket etmektedir. Durağan kavramsallaşmalar her durumda, bilimi, siyaseti, toplumu ve dini yavaşlatmaktadır. Durağan kavramsallaşmalar belirli bir bilgiyi temsil edebilir; ancak, onlar, bilgelik bakımından yetersiz olup, gerçeklikten yoksundur. Ancak, görecelik kavramsallaşmasının sizleri; kâinatsal aklın rehberliği altındaki kâinatın eşgüdümünü ve Yüce’nin enerji ve ruhaniyeti tarafından sağlanan onun istikrara kavuşturulmuş denetimini tanımanıza engel olacak bir biçimde yanlış yönlendirmesine izin vermeyin.

5. Girit Adası’nda

130:5.1 Yolcuların Girit’e gidişinde yalnızca tek bir amacı vardı; ve, bu ise, hoşça vakit geçirmek, adada gezmek ve dağlara çıkmaktı. Bu zamanın Giritlileri, çevre insan toplulukları arasında kıskanılabilir bir üne memnuniyetle sahip değillerdi. Yine de, İsa ve Ganid, düşünme ve yaşamanın daha yüksek düzeylerine birçok ruhu kazandırmış olup, böylece, Kudüs’den ilk duyurucular buraya ulaştığında daha sonraki müjde öğretilerinin hızlı bir biçimde kabulü için altyapıyı oluşturmuşlardı. İsa bu Girit insanlarını; her ne kadar Pavlus daha sonrasında, Titus’u adaya kiliselerini yeniden düzenlemesi için ilerleyen zamanlarda gönderdiğinde onlar hakkında ağır sözler söylemiş olmasına rağmen, derinden sevmişti.

130:5.2 Girit’in dağlık bölgesinde İsa, din hakkında Gonod ile olan ilk uzun konuşmasında bulunmuştu. Ve, baba fazlasıyla etkilemiş olup, şunu söylemişti: “Oğlanın ona söylediğin her şeye inanmasına şaşmamak gerek; ama ben hiç, bırak Şam’ı, Kudüs’de bile onların böyle bir dine sahip olduklarını bilmiyordum.” Adadaki konaklamaları boyunca Gonod İsa’ya ilk kez, kendisinin Hindistan’a beraberlerinde geri dönmesini teklif etmişti; ve, Ganid, İsa’nın böyle bir şeyin sağlanmasına razı olabileceği düşüncesi karşısında çok mutlu olmuştu.

130:5.3 Bir gün Ganid İsa’ya, neden kendisini halkın bir öğretmeni görevine adamamış olduğunu sorduğunda, İsa şunu söyledi: “Benim evladım, her şey kendi vaktinin gelmesini beklemek zorundadır. Sen dünyaya doğmuş bulunmaktasın; ancak, ne kadar endişelenirsen endişelen ve ne kadar sabırsızlık gösterirsen göster, bunlar büyümene yardımcı olmayacak. Sen, tüm bu durumlarda, zamanı beklemek zorundasın. Tek başına zaman, ağaçtaki yeşil meyveyi olgunlaştıracaktır. Yalnızca akıp giden zamanla mevsimler mevsimi ve gün batımı gün doğumunu izler. Ben şimdi sen ve baban ile Roma yolumun üzerindeyim; ve, bu, bugün için bana yeterlidir. Benim yarınım tamamiyle, cennet içindeki Yaratıcım’ın ellerindedir.” Ve, bunun sonrasında o Ganid’e, Musa ve kırk yıllık dikkatli bekleme ve süregelen hazırlanmanın hikâyesini anlattı.

130:5.4 İyi Limanlar’a olan bir gezintide Ganid’in hiçbir zaman unutmayacağı bir şey yaşandı; bu yaşanılmışlığın hafızası her zaman, doğduğu ülkesi Hindistan’ın kast sistemini değiştirmek için bir şeyler yapabilmeyi dilemesine neden oldu. Sarhoş bir bayağı kişi, her kesin kullandığı ortak yolda bir köle kıza saldırmaktaydı. İsa kızın içinde bulunduğu kötü durumu gördüğünde, ileri atılıp, aklını yitirmiş adamın saldırısından genç kızı çekip aldı. Korkmuş çocuk ona sıkıca sarılmışken, güçlü olan uzun sağ koluyla, acınası akranı havayı kızgın yumruklarıyla döverek kendisini yorana kadar öfkeden kendini kaybetmiş adamı güvenli bir mesafede tutmuştu. Ganid, İsa’nın olayı denetim altına alışına yardım etmek için güçlü bir dürtü hissetti; ancak, babası ona engel oldu. Her ne kadar onlar kızın dilinden konuşamasalar da, kız, duydukları merhamet sonucu onların gerçekleştirmiş oldukları eylemi anlamıştı; ve, içten takdirinin simgesi olan bir şeyi, üçü de kendisini evine eşlik ederken onlara vermişti. Bu muhtemelen, beden içindeki tüm yaşamı boyunca İsa’nın akranlarıyla karşılaşmış olduğu kişisel bir yüzleşmeye en yakın olaydı. Ancak, onu bu akşam, neden sarhoş adama el kaldırmayışını Ganid’e açıklamanın zor bir görevi beklemişti. Ganid bu adamın, en azından kıza vurmuş olduğu kadar dayak yemesi gerektiğini düşünmüştü.

6. Korkmuş Olan Genç Adam

130:6.1 Dağ eteklerindeyken, İsa, korku duymakta ve ümitsizlik içinde bulunmakta olan bir genç adamla uzun bir konuşma yaptı. Akranlarıyla olan birlikteliğinden huzur ve cesaret bulmada başarısız olarak bu genç, tepelerde yalnızlığı aramış haldeydi; o, bir acizlik ve aşağılık duygusuyla büyümüş haldeydi. Bu doğal kökenli eğilimler; en dikkate değer olanı on iki yaşında babasını yitirişi olarak, ufaklığın büyürken karşılaşmış olduğu sayısız zorlu durumla çoğalmıştı. Onlar karşılaştıklarında, İsa şunu söylemişti: “Selamlar, dostum! böyle güzel bir günde neden bu kadar üzüntü içerisinde görünmektesin? Eğer seni sıkıntıya sokan bir şey olmuşsa, ben, belki bir şekilde sana yardımcı olabilirim. Her ne olursa olsun, yardımlarımı sunmak bana büyük keyif vermektedir.”

130:6.2 Genç adam konuşmaya isteksizdi, ve bu yüzden İsa şunları söyleyerek onun ruhuna ikinci kez yaklaşımda bulunmuştu: “Senin bu tepelere insanlardan kurtulmak için gelmiş olduğunu anlayabiliyorum; bu nedenle, tabiî ki de, sen, benle konuşmak istememektesin; ama, ben, bu tepelere aşina olup olmadığını öğrenmek isterim; dağ patikalarına giden yolu biliyor musun? ve, ki eğer şanlıysam, Feniks’e en iyi hangi yoldan gidebileceğim hakkında beni bilgilendirebilir misin?” Bu zaman zarfında bu genç, bu dağları oldukça iyi bilir hale gelmişti; ve, o gerçekten de, Feniks’e giden yolu İsa’ya söylemede çok fazla ilgili hale gelmişti ki; o kadar çok ki, arazi üzerindeki tüm patika yolları eliyle göstermiş ve her detayı bütünüyle açıklamıştı. Ancak, o, İsa güle güle dedikten ve ayrılırmış gibi yaptıktan sonra birden kendisine dönüp şu sözleri söyleyişiyle, şaşkına dönüp ve meraklanmıştı: “Ben, huzur bulamayışınla yalnız başına bırakılma arzusu duyduğunu oldukça iyi biliyorum; ancak, Feniks’e yolumu en iyi şekilde nasıl bulacağıma dair senden böyle cömert bir yardımı aldıktan sonra, burada dağ eteklerinde bekleyerek vaktini geçirirken kalbinde arayışına düşmüş olduğun nihai son amacına gidecek en iyi yolla ilgili hoşa giden yardım ve rehberlik ricana cevap vermek için en küçük bir çabada bile bulunmadan senden düşüncesizce ayrılmak benim için ne iyi ne de adil bir şey olurdu. Sen, onları birçok kez katetmiş olarak, Feniks’e giden dağ patikalarını nasıl çok iyi biliyorsan, ben de, hayal kırıklığına uğramış ümitlerinin ve engellenmiş gelecek arzularının şehrine giden yolu çok iyi bilmekteyim. Ve, sen benden yardım istediğin için, seni hayal kırıklığına uğratmayacağım.” Genç, hissettiği yoğun duygulardan neredeyse hiçbir şekilde konuşacak bir şey bulamıyordu; ama, o şunları, kesik kesik dile getirmeyi başarabildi: “Ama — ben senden hiçbir şey istemedim ki — ” Ve, İsa, elini onun omzuna usulca koyarak, şunu söyledi: “Hayır evlat, sözcüklerle değil, arayan bakışlarınla sen benim kalbime geldin. Küçük oğlum benim, akranlarını derinden seven biri için, hayal kırıklığı ve ümitsizlik içindeki çehrende yardım için kendini çok güzel ifade eden bir talep bulunmaktadır. Sana; benliğin kederlerinden, insanların kardeşliğindeki ve cennetin Tanrısı’na olan hizmetteki sevgi dolu etkinliklerin neşelerine götüren hizmet patikaları ve mutluluk ana yollarından bahsederken, gel yanıma otur.”

130:6.3 Bu zaman zarfında genç adam, oldukça fazla bir biçimde İsa ile konuşma arzusu duymaktaydı; ve, o, kişisel keder ve yenilgiden oluşan dünyasından kaçışı işin kendisine yol göstermesi amacıyla, kendisine yardım etmesini ondan çok güçlü bir biçimde talep ederek ayaklarına kapanmıştı. İsa şöyle söyledi: “Dostum, ayağa kalk! Bir insan gibi dimdik dur! Küçük düşmanlarla çevrilmiş, birçok engel tarafından durdurulmuş olabilirsin; ancak, bu dünyanın ve kâinatın büyük şeyleri ve gerçek şeyleri senin yanındadır. Güneş her sabah, tıpkı dünya üzerindeki en güçlü ve en varlıklı insana yaptığı gibi, seni saygıyla selamlamak için doğmaktadır. Bir bak —kuvvetli bir bedene ve güçlü kaslara sahip olarak — fiziksel yapın ortalamanın üstünde. Tabii ki de, böyle olman, burada böyle dağ eteklerinde dışarıda otururken ve kimisi gerçek kimisi de hayal ürünü olan talihsizliklerin üzerine yas tutarken neredeyse anlamsızdır. Ancak, sen, mükemmel şeylerin yapılmayı beklediği yere bir an önce giderek kurtulursan, bedeninle büyük şeyleri yapabilirsin. Sen, mutsuz olan benliğinden kaçmaya çalışıyorsun; ancak, bu gerçekleştirilemez niteliktedir. Sen ve yaşamaya dair sorunların gerçektir; sen, yaşadığın müddetçe onlardan kaçamazsın. Ancak, bir daha bak, aklın açık ve yetkin. Kuvvetli bedenin, yönlendirmek için us sahibi olan bir akla sahip. Aklını, sahip olduğu sorunları çözmesiyle görevlendir; usuna, senin için çalışmasını öğret; artık, düşünmeyen bir hayvan gibi korkunun egemenliği altına girmeyi reddet. Aklın; senin, şimdiye kadar olduğun gibi, onun ümitsiz korku-kölesi ve umutsuzluğun ve yenilginin esir hizmetçisi olacağına, yaşam sorunlarının çözümünde cesur müttefikin olsun. Ancak, hepsi içinde en değerlisi olarak, gerçek kazanımında sahip olduğun potansiyel; senin içinde yaşayan, ve eğer onu korkunun zincirlerinden özgür bırakacak olursan ve böylelikle elinde bulundurduğun ruhsal doğanın, yaşayan inancın güç-mevcudiyeti ile eylemsizlikten kaynaklanan kötülüklerden kurtulmaya başlamasını mümkün kılarsan, kendisini denetlemesi ve bedeni harekete geçirmesi için aklını uyaracak ve ona ilham kaynağı olacak olan ruhaniyettir. Ve bunun sonrasında, hiç aralıksız gerçekleşen bir biçimde, bu inanç; senin Tanrı’nın bir evladı olduğunun kalbinde doğmuş olduğu bilinç nedeniyle ruhunu çok yakın bir süre içinde dolup taşıracak olan, bu yeni ve her şeyi egemenliği altına alan akranlarının derin sevgisinin karşı konulmaz mevcudiyeti ile insanlardan duyulan korkuyu alt edecektir.

130:6.4 “Şu gün, benim evladım, sen, yeniden doğacak, kendini inancın bir insanı olarak yeniden oluşturacak, Tanrı için, insana olan hizmete bağlanacaksın. Ve, kendin içinde yaşama oldukça bütüncül bir biçimde yeniden uyumlu hale geldiğinde, benzer bir biçimde kâinata yeniden uyumlu hale gelirsin; sen, ruhaniyetten doğmuş olarak — yeniden doğmuş olup, senin bütüncül yaşamın artık, utkun kazanımdan biri olacaktır. Sorunlar seni canlandıracak; hayal kırıklıkları seni gelecek için kamçılayacak; zorluklar seni, onların üstesinden gelmen için kışkırtacak; ve, engeller, seni harekete geçirecek. Doğrul, genç adam! Korkuya kul köle olan ve her zorluktan kaçan korkak yaşama elveda et. Bir an önce göreve geri dönmek için acele et, ve beden içinde sahip olduğun yaşamını, dünya üzerinde insanın soylulaştırıcı hizmetine adanmış ve ebediyet içindeki Tanrı’ya olan muhteşem ve ebedi hizmetin nihai sonuna ait bir fani olarak, Tanrı’nın bir evladı halinde yaşa.”

130:6.5 Ve, Fortune ismindeki bu genç, ilerleyen zamanlarda; Girit’de bulunan Hıristiyanlar’ın önderi, ve, Girit inananlarını canlandırmadaki çabalarında Titus’un yakın birlikteliği haline gelmişti.

130:6.6 Yolcular; Kirene’de iki günlük bir süre boyunca durarak, kuzey Afrika’da bulunan Kartaca için bir gün öğlen vakti suları hazır hale geldiklerinde, gerçekten dinlenmiş ve yenilenmişlerdi. İsa ve Ganid, yüklü bir öküz arabasının dağılması sonucu yaralanmış olan Rufus adındaki bir ufaklığa burada ilk yardımda bulunmuşlardı. Onlar Rufus’u; eve annesine ve, bir Roma askerinin verdiği emirlerle yapmış olduğu çarmıha ileride gerilmiş olan kişinin bir zamanlar oğluna arkadaşlık yapmış bu yabancı olduğunu çok az aklından geçirmiş olan, Şimon ismindeki babasına götürmüştü.

7. Kartaca’da — Zaman ve Mekân üzerine olan Konuşma

130:7.1 Çoğu zaman, Kartaca’ya olan yol üzerinde, İsa, akran yolcularıyla, toplumsal, siyasi ve ticari olan şeyler hakkında konuşmuştu; neredeyse tek bir söz din hakkında söylenmemişti. İlk kez Gonod ve Ganid, İsa’nın iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu keşfetmişti; ve, onlar kendisini, Celile’deki öncül yaşamı hakkında hikâyeler anlattırarak kendisini meşgul tutmuşlardı. Onlar aynı zamanda, İsa’nın, ne Kudüs’de ne de Şam’da değil, ancak Celile’de yetişmiş olduğunu öğrenmişlerdi.

130:7.2 Ganid, şans eseri karşılaştıkları kişilerin büyük bir çoğunluğunun İsa’yı ilgi çekici bulduğunun farkına vararak, bir kişinin arkadaşlık kurabilmek için ne yapması gerektiğini öğrenmek istediğinde, onun öğretmeni İsa şunu söylemişti: “Akranlarına karşı ilgi duyar hale gel; onları nasıl derinden sevebileceğini öğren, ve onların yararına, gerçekleşmesini arzuladıklarına emin olduğun şeylere katkıda bulunmak için fırsat kolla.” Ve, bunun sonrasında o, eski Musevi atasözüne alıntı yapmıştı — “Arkadaşlara sahip olacak bir kişi kendisini arkadaşça göstermek zorundadır.”

130:7.3 Kartaca’da İsa, bir Mitraik din-adamı ile, zaman ve ebediyet hakkında olarak, ölümsüzlük üzerine uzun ve dikkate değer bir konuşmada bulunmuştu. Bu Farslı kişi İskenderiye’de eğitim görmüş olup, gerçekten de İsa’dan bir şeyler öğrenmeyi arzulamıştı. Bugünün sözcükleri ile ifade edilmiş biçimde, özetle İsa, onun birçok sorusuna cevap olarak şunları söylemişti:

130:7.4 Zaman, yaratılmış bilinci tarafından algılandığı haliyle, ilerlemekte olan geçici olayların bir akımıdır. Zaman, aracılığı ile olayların yeniden düzenlendiği ve ayrıştırıldığı, şeylerin birbirini izleyişine-bir düzen için konumlanışına verilen bir isimdir. Mekân evreni, Cennet’in sabit yerleşkesinin dışında bulunan içteki herhangi bir konumdan gözlendiği haliyle, bir zaman-ilişkili olgudur. Zamanın hareketi yalnızca, bir zaman olgusu olarak mekânda hareket etmeyen bir şeyle ilişkili olarak açığa çıkar konumdadır. Kâinat âlemlerinin tümünde, Cennet ve ona ait İlahiyatlar, hem zaman hem de mekânın ötesinde bulunmaktadır. İkamet edilen dünyalarda, (Cennet Yaratıcısı’nın ruhaniyeti tarafından ikamet edilen ve onun aracılığı ile yönlendirilen) insan kişiliği, geçici olayların maddi ilerleyişinin ötesine geçebilen fiziksel olarak ilişkili tek gerçekliktir.

130:7.5 Hayvanlar zamanı insanlar gibi hissetmemektedirler; ve, insan için bile, onun bölünmüş ve kısıtlı bakış açısı nedeniyle, zaman, olayların birbirlerini takip edişi olarak görünmektedir; ancak, içe doğru ilerleyen bir biçimde, insan yükseldikçe, bu olayların birbirlerini takip edişine dair genişleyen bakış açısı öyle bir konuma gelir ki, gittikçe artan bir biçimde onun bütüncüllüğü algılanır. Öncesinde olaylar arasında bir takip ediş olarak görülen şey, sonrasında bütüncül ve kusursuz bir biçimde birbiriyle ilişkili olan çevrim olarak görülecektir; böylelikle, döngüsel eş zamanlılık artan bir biçimde, bir zamanlar olayların dairesel sıralanışına dair sahip olunan bilincin yerine geçecektir.

130:7.6 Orada, zaman tarafından belirlenen haliyle, mekâna ait yedi farklı kavramsallaşma bulunmaktadır. Mekân zaman tarafından ölçülür; zaman mekân tarafından değil. Bilim adamının yaşadığı kafa karışıklığı, mekânın gerçekliğini tanımadaki başarısızlıktan doğmaktadır. Mekân yalnızca, kâinat nesneleri ile ilişkili çeşitlenişe dair ussal bir kavramsallaşma değildir. Mekân boş değildir; ve, insanın, mekânın kısmen bile olsa ötesine geçebilecek olarak bildiği tek şey akıldır. Akıl, maddi nesnelerin mekân-ilişkiselliği kavramsallaşmasından bağımsız olarak faaliyet gösterebilir. Mekân görecesel ve karşılaştırmasal olarak, yaratılmış düzeye ait tüm varlıklar için sınırlıdır. Bilinç, yedi kâinat boyutunun farkındalığına yaklaştıkça, potansiyel mekân kavramsallaşması, daha fazla bir biçimde nihayete yaklaşmaktadır. Ancak, mekân potansiyeli, yalnızca mutlak düzeyde gerçekten nihaidir.

130:7.7 Kâinatsal gerçekliğin, kâinatın yükseliş ve kusursuzlaşma halindeki düzeyleri üzerinde genişleyen ve her zaman göreceli bir anlamı olduğu sizler için bariz nitelikte olmalıdır. Nihai olarak, kurtuluş halindeki faniler, yedi-katmanlı bir evrende kimliklerini kazanırlar.

130:7.8 Maddi kökene ait bir aklın zaman-mekân kavramsallaşması, bilinçli ve kavrayış halindeki kişilik evrenlerin aşamalarında yükseldikçe, birbirini takip eden genişlemelerden geçme nihai sonuna sahiptir. İnsan, mevcudiyetin maddi ve ruhsal düzlemleri arasında bulunan akla eriştiğinde, onun zaman-mekân düşünceleri devasa bir biçimde, hem algının niteliği hem de deneyimin niceliği bakımından genişleyecektir. İlerleyen bir ruhaniyet kişiliğinin sahip olduğu genişlemekte olan kâinatsal kavramsallaşmalar, hem kavrayışın derinliğindeki ve hem de bilincin kapsamındaki çoğalmalar sebebiyle gerçekleşmektedir. Ve, kişilik, yukarı ve içe doğru olarak, İlahiyat-benzerliğinin aşkın düzeylerine doğru ilerledikçe, zaman-mekân kavramsallaşması artan bir biçimde, Mutlak Olanlar’a ait zamansız ve mekânsız kavramsallaşmalara yaklaşacaktır. Göreceli bir biçimde, ve aşkın nitelikteki kazanım ile uyumlu olarak, mutlak düzeyin bu kavramsallaşmaları, nihai kutsal sonun çocukları tarafından tahayyül edilir hale gelecektir.

8. Napoli ve Roma Yolunda

130:8.1 İtalya yolunda ilk olarak durdukları yer Malta adası olmuştu. Burada İsa, Klaudus isminde hayal kırıklığına uğramış ve güveni kırılmış genç bir kişiyle uzun bir konuşmada bulunmuştu. Bu akran öncesinden, canını almayı düşünmüştü; ancak, Şamlı kâtip ile konuşmasını bitirince şöyle söyledi: “Ben yaşamla bir erkek gibi yüzleşeceğim; korkağı oynadığım günler artık geride kaldı. Ben insanlarıma geri gidip, yaşama yeni baştan başlayacağım.” Yakın bir süre içinde o, Kinik inanışının şevkli bir duyurucusu haline gelip, daha da sonra, Petrus ile birlikte, Roma ve Napoli’de Hıristiyanlığı duyurma çabalarını birleştirmişlerdi; ve, Petrus’un ölümünden sonra, o, müjdeyi duyurmak için İspanya’ya geçmişti. Ancak, o hiçbir zaman; Malta’da kendisine ilham kaynağı olmuş kişinin, daha sonra dünyanın Kurtarıcısı olarak duyurduğu İsa olduğunu öğrenmemişti.

130:8.2 Syracuse’de onlar bir tam hafta geçirmişlerdi. Duraklarında yaşanılmış dikkate değer olay, İsa ve onun dostlarının durakladıkları yer olan hanı idare eden, inancını terk etmiş Musevi olan Üzeyir’in yeniden kazanılışı olmuştu. Üzeyir İsa’nın yaklaşımıyla büyülenmiş olup, İsa’dan, İsrail’in inancına olan geri dönüşünde kendisine yardım etmesini istemişti. O ümitsizliğini şöyle söyleyerek ifade etmişti: “Ben İbrahim’in gerçek bir evladı olmak istiyorum, ama Tanrı’yı bulamıyorum.” Buna karşılık olarak İsa: “Eğer gerçekten Tanrı’yı bulmak istiyorsan, bu arzu kendi içinde, onu çoktan bulmuş olduğunun kanıtıdır. Senin yaşadığın zorluk, Tanrı’yı bulamama oluşun değildir, zira, Yaratıcı, çoktan seni bulmuş haldedir; senin yaşadığın zorluk, yalın bir değişle, Tanrı’yı bilmeyişindir. Yeremya Peygamberi’nde okumadın mı, ‘Beni tüm kalbinle aramış olduğun zamanı, benim ardıma düşmüş ve beni bulmuş olursun?’ Ve, tekrar edilmesi gerekirse, bu aynı peygamber şunu söylemiyor mu: ‘Ve, ben sana beni tanıması için bir kalp veriyorum, ben Koruyucunuz olan; ve, sen benim insanlarıma aitsin, böylece ben senin Tanrın oluyorum?’ Ve, sen, Yazıtlar’da şunların ifade edildiği metinleri de mi okumadın: ‘O aşağıya, insanlara doğru bakarken eğer biri “ben günah işledim ve doğru olandan ayrıldım, ve hiçbir yararını da görmedim” derse, bunun sonucunda Tanrı bu insanın ruhunu karanlıktan kurtarır ve bu kişi ışığı görür?” Ve, Üzeyir Tanrı’yı bulmuş olup, bunu ruhunun tatmin olduğu düzeyde gerçekleştirdi. Daha sonra, bu Musevi, dinini yakın zamanda değiştirmiş bir Yunanlı ile birliktelik halinde, Syracuse’de ilk Hıristiyan din kurumunu kurdu.

130:8.3 Messina’da onlar, yalnızca bir günlüğüne durmuşlardı; ancak, bu, İsa’nın kendisinden meyve aldığı ve karşılığında yaşamın ekmeği ile beslediği bir meyve satıcısı olan küçük bir erkek çocuğunun yaşamını değiştirecek kadar yeteri kadar uzunlukta bir süreydi. Ufaklık; elini erkek çocuğun omzuna koyup şunları söylediğinde, İsa’nın söylemiş olduğu kelimeleri ve bu kelimelere eşlik eden onun arkadaşçıl bakışını bir daha unutmamıştı: “Sağlıcakla kal, benim ufaklığım, erkekliğe büyürken cesur ol ve yılma; bedeni besledikten sonra, ruhu nasıl beslemen gerektiğini de öğren. Ve, cennetteki Yaratıcım, seninle beraber olup, senin önünden gidecektir.” Ufaklık, Mitraik dinin bir takipçisi haline gelip, daha sonra Hıristiyan inancına bağlandı.

130:8.4 En sonunda onlar Napoli’ye ulaşmış olup, istikametleri olan Roma’dan çok uzakta olmadıklarını hissetmişlerdi. Gonod’un Napoli’de, ilgilenmesi gereken birçok iş ilişkisi bulunmaktaydı; kendisine mütercim olarak ihtiyaç duyulan zaman dışında, İsa ve Ganid boş vakitlerini, şehirde gerçekleştirdikleri gezintilerde ve keşiflerde harcamaktaydılar. Ganid, yardıma muhtaç oldukları görülen bireylerin yarattığı manzaraya fazlasıyla aşina hale gelmekteydi. Onlar bu şehirde fazlasıyla fakirlik görmüş olup, etrafa fazlasıyla para yardımında bulunmuşlardı. Ancak, Ganid; bir sokak dilencisine bir miktar bozukluk verdikten sonra, İsa’nın durup, bu kişiyle onu teselli eder biçimde konuşmayı reddettiğinde söylemiş olduğu sözcüklerin anlamını hiçbir zaman kavramamıştı. İsa şunları söylemişti: “Ne söylediğinin içerdiği anlamı algılayamayacak biri üzerinde neden kelimeler israf edilsin? Yaratıcı’nın ruhaniyeti, evlatlık için herhangi bir yetkinliğe sahip olmayan birine bir şeyler öğretemez ve onu kurtaramaz.” İsa’nın söylemek istediği şey, bu kişinin olağan bir akla ait olmadığıydı; onun, ruhaniyet yönlendirişine karşılık verme yetisinden yoksunluğuydu.

130:8.5 Napoli’de hiçbir olağandışı deneyim yaşanmamıştı; İsa ve genç adam şehri tamamiyle katetmiş ve yüzlerce erkeğe, kadına ve çocuğa, birçok gülücükle birlikte cesaret vermişti.

130:8.6 Buradan onlar, Capua’da üç günlüğüne yolculuklarına bir ara vererek, Capua üzerinden Roma’ya gitmişlerdi. Appian Yolu üzerinden, üçününde imparatorluğun bu en güçlü kraliçesi ve tüm dünyanın en büyüğü olan bu şehri görmeyi derinden arzuladığı bir biçimde, seyahat hayvanlarının yanında Roma’ya hareket etmişlerdi.





Back to Top