URANTİA’NIN KİTABI’NA - 169. Makale : Pella’daki Son Öğreti

(USGNY-TUR-001-2017-1)



 İndir © Urantia Society of Greater New York

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV: İsa’nın Hayatı ve Öğretileri

169. Makale : Pella’daki Son Öğreti



169. Makale : Pella’daki Son Öğreti

169:0.1 PAZARTESİ akşamı, Mart’ın 6’sı, geç saatlerde İsa ve on havari Pella kampına ulaşmıştı. Bu, İsa’nın buradaki konukluğunun son haftası olup, o kalabalıklara olan öğretimde ve havarilerin eğitiminde oldukça faaldi. O her öğleden sonrası kalabalıklara duyuruda bulunmuş olup, her gece havarilerin ve kampta ikamet etmekte olan daha ileri düzeydeki takipçilerin bir topluluğun sorularını cevaplamıştı.

169:0.2 Lazarus’un yeniden dirilişine dair haber Üstün’ün varışından iki gün önce kampa ulaşmıştı; ve, topluluğun tamamı yerinde duramaz haldeydi. Beş bin kişinin doyuruluşundan beri, insanların hayal gücünü bu kadar harekete geçirmiş herhangi bir şey yaşanmamıştı. Ve, böylece, İsa’nın Pella’da bu bir kısa hafta boyunca öğretide bulunmayı tasarlayışı ve bunun ardından Kudüs’teki son haftasında gerçekleşen nihai ve acı deneyimlere götüren güney Perea turnesine çıkışından oluşan, kamu hizmetinin ikinci fazının tam da doruk noktasında gerçekleşmişti.

169:0.3 Ferisiler ve baş din-adamları suçlamalarını oluşturmaya ve ifadelerini kesinleştirmeye başlamış haldeydiler. Onlar Üstün’ün öğretilerine şu temellerde karşı gelmişlerdi:

169:0.4 1. O, vergi toplayıcıların ve günahkârların bir dostuydu; o, tanrıya layık olmayanları kabul etmekte ve hatta onlarla aynı sofrada yemek yemekteydi.

169:0.5 2. O, Tanrı’ya saygısızlıkta bulunan bir kişiydi; o Tanrı’dan Babası’ymış gibi konuşmakta olup, kendisini Tanrı ile eşit görmekteydi.

169:0.6 3. O yasalara karşı gelen bir kişiydi. Hastalıkları Şabat günü iyileştirmekte ve birçok başka biçimde İsrail’in kutsal kanununa karşı gelmekteydi.

169:0.7 4. O, ecinniler ile aynı düzeydeydi. O mucizeleri gerçekleştirmekte ve ecinnilerin prensi olan Beelzebub’un gücü ile görünürde harikaymış gibi görünen şeyleri ortaya çıkarmaktaydı.

1. Kayıp Evlat’ın Simgesel Hikâyesi

169:1.1 Perşembe öğleden sonrası, İsa kalabalığa “Kurtuluşun Şükranı”ndan bahsetmişti. Bu vaaz süresince o, kayıp koyunun ve meteliğin hikâyesini yeniden anlatmış olup, bunun sonrasında israf içindeki evlada dair gözde hikâyesini aktarmıştı. İsa şunu söyledi:

169:1.2 “Sizler, gerçekliği arar biçimde — Tanrı’yı aramanıza dair Şamuel’den Yahya’ya kadar peygamberler tarafından uyarılmış haldesiniz. Onlar her zaman, ‘Bulunabilmesi için Koruyucu’yu arayın’ demişti. Ve, bu türden öğretilerin tümü kalpten dinlenilmelidir. Ancak, ben sizlere, sizler Tanrı’yı ararken, Tanrı’nın da benzer bir biçimde sizleri bulmayı arzuladığını göstermek için gelmiş bulunmaktayım. Birçok sefer ben sizlere, sürüde bulunan doksan dokuz koyunu kayıp olan biri için terk etmiş olan iyi çobanın hikâyesini anlattım; onun nasıl da, sürüden ayrılmış olan koyunu bulduğunda onu omzuna atıp, şefkatle sürüye geri taşıdığını. Ve, kayıp koyun sürüye geri döndüğünde, hatırlayacaksınız, iyi çobanın nasıl da arkadaşlarını çağırıp, kayıp koyunun bulunuşu kendisiyle birlikte kutlama isteyişini. Yine sizlere söylüyorum, pişmanlığa ihtiyaç duymayan tam da doksan dokuz kişi karşısında, pişman olmuş olan bir günahkâra dair cennet üzerinde daha fazla neşe duyulmaktadır. Ruhların kayboluşu gerçeği, cennetsel Baba’nın ilgisini yalnızca daha fazla çekmektedir. Ben bu dünyaya Babamın emrini yerine getirmek için gelmiş bulunmaktayım; ve, İnsan Evladı’nın gerçekten de vergi toplayıcıların ve günahkârların dostu oluşunun söylenişi tam anlamıyla doğruluk taşımaktadır.

169:1.3 “Sizlere, kutsal kabulün pişman oluşunuzdan sonra ve fedalarınızın ve tövbelerinizin tümünün bir sonucu olarak geldiği öğretilmiştir; ancak, ben sizlere, Baba’nın sizleri pişman oluşunuzdan bile önce kabul etmiş ve Evladını ve onu birlikteliklerini sizleri bulmak ve, neşe içinde, evlatlığın ve ruhsal ilerleyişin krallığından olan sürüye geri getirmek için göndermiş olduğunun teminatını veriyorum. Tümünüz, doğru yoldan ayrılmış koyunlarsınız; ve, ben sizleri bulmak ve kayıp olanları kurtarmak için gelmiş bulunmaktayım.

169:1.4 “Ve, sizler aynı zamanda; takı olan, on gümüş parçasından meydana gelmiş bir kolyede, bir parçayı düşürüp de, lamba yakıp, tüm evi onu bulana kadar didik didik arayan bir kadının hikâyesini hatırlamalısınız. Ve, kadın nasıl da, meteliği bulur bulmaz, arkadaşlarını ve komşularını çağırıp ‘Benimle eğlenin, çünkü ben kayıp olan parçayı buldum’ demiş olduğunu. İşte tekrar söylüyorum, tövbe edip Baba’nın sürüsüne geri dönen bir tek günahkâra dair göğün meleklerinin mevcudiyeti içinde her zaman neşe bulunmaktadır. Ve, ben sizlere bu hikâyeyi, Baba ve Evladı’nın kaybolmuş olanları aramak için yola çıktığının, ve bu arayışta, kurtuluş ihtiyacında bulunanlar olarak, kaybolmuş olanları bulmaya dair kararlı çabalarımızda bizlere destek olacak her türlü etkiyi kullanacağımızın altını çizmek için aktarmaktayım. Ve, böylece, İnsan Evladı, doğru yoldan ayrılmış koyunu aramak için ıssıza giderken, sizler de evde kaybolmuş olan meteliği aramaktasınız. Koyun, istemeyen bir halde sürüden ayrılmaktadır; meteliğin üstünü zamanın tozu örtmekte ve insanlara ait şeyler onu görünmez kılmaktadır.

169:1.5 “Ve, şimdi ben sizlere; babasının evinden bilinçli bir biçimde ayrılmış ve, üzerinde birçok sıkıntıya düştüğü yer olan, yabancı bir yere gitmiş varlıklı bir çiftçinin düşüncesiz bir evladının hikâyesini anlatmak istiyorum. Sizler, istemeden yoldan ayrılan koyunu hatırlayacaksınız; ancak, bu genç evini isteyerek terk etmişti. Hikâye şöyle gerçekleşmişti:

169:1.6 “Bir adam iki erkek çocuğa sahipti; biri, her zaman rahatlığı ve sorumsuz yaşamı arzular halde, kaygısız ve umursamaz biriydi; daha büyük çocuk ise ciddi, ne yaptığını bilen, çalışkan ve sorumluluğu taşımaya istekli biriydi. Zaman geldi ki bu iki kardeş iyi anlaşamadı; onlar her zaman tartışmakta ve ufak şeylerden atışmaktaydı. Genç olanı neşeli ve yaşam doluydu ama tembel ve güvenilmez nitelikteydi; büyük evlat güvenilir ve çalışkandı, aynı zamanda bencil, kendini fazla önemser ve kibirliydi. Genç evlat oyunu fazlaca sevmekteydi ama işten kaçmaktaydı; büyük kendisini işe adamış olup, nadiren oyuna katılmaktaydı. İkisinin birlikteliği o kadar tatsız hale gelmişti ki, genç evlat babasına gelip, şunu söylemişti: ‘Baba, payıma düşmekte olan sahip olduğun şeylerin üçte birini bana ver, şansımı denemek için dünyayı görmeme izin ver.’ Ve, baba bu talebi duyduğunda, genç evladının evde ve abisiyle nasıl mutsuz olduğunu bilen halde, servetini ölüp, gence payını verdi.

169:1.7 “Birkaç hafta içinde genç adam tüm kaynaklarını bir araya toplayıp, uzakta bir ülkeye olan yoluna çıktı; ve, aynı zamanda keyif veren karlı hiçbir şeyi bulamamış halde, yakın bir süre içinde tüm mirasını bu israf doluşu yaşamında harcadı. Ve, her şeyini tükettiğinde, bu ülkede uzunca sürecek bir kıtlık baş göstermiş olup, kendisini ihtiyaç duyar halde bulmuştu. Ve, böylece, aç kaldığında ve sıkıntısı çok büyük düzeylere ulaştığında, o, domuzları beslemek için kendisini tarlalara göndermiş olan bu ülkenin vatandaşlarından birinin altında çalışır halde gördü. Ve, domuzların yediği yemiş kabukları ile karnını doyurmaya bile istekliydi, ancak hiç kimse ona bir parça bile bir şey vermemekteydi.

169:1.8 “O bir gün çok aç olduğunda, kendisine gelip, şunu söylemişti: ‘Ben burada, yabancı bir ülkede domuzları posalarla besleyerek açlıktan yok olmaktayken, babam, doyacak kadar ekmeğe sahip olup, hatta onları biriktiren ne kadar da fazla hizmetçiye sahip! Kalkıp babama gideceğim, ve kendisine şunu söyleyeceğim: Baba, ben cennete ve sana karşı geldim. Ben artık, senin evladın olarak adlandırılmayı bile hak etmiyorum; sadece, beni tutmuş olduğun hizmetçilerinden biri yapmanı istiyorum.’ Ve, genç adam bu karara vardığında, doğrulup, babasının evine doğru yola koyulmuştu.

169:1.9 “Bu aşamada baba, evladının yokluğundan fazlasıyla kederlenmiş haldeydi; o, her ne kadar düşüncesiz olsa da, küçük neşeli oğlunu özlemekteydi. Bu baba bu evladını derinden sevmiş olup, her zaman onun geri dönüş yolunu gözlemişti; ve, böylece bu evlat evine yaklaştığında, çok uzaktan baba kendisini görmüş, içi merhametle dolu halde, kendisi karşılamak için koşmuştu; geldiğinde bana şefkatle onu karşılamış, kucaklamış ve öpmüştü. Ve, onlar bu şekilde buluştuktan sonra, evlat babanın gözü yaşlı yüzüne bakıp, şunu söylemişti: ‘Baba, ben cennete karşı ve gözün önünde günah işledim; artık bir evlat olarak çağrılmayı hak etmiyorum’ — ancak, ufaklık itirafını tamamlamaya fırsat bulamadı çünkü fazlasıyla neşe içindeki baba bu zaman zarfında kendilerine koşmakta olan hizmetkârlarına şunu söylemişti: ‘Ona, saklamış olduğum, en iyi kaftanı getirin, onu giydirin, evlatlık yüzüğünü parmağına girip, ayaklarına ayakkabıları geçirin.’

169:1.10 “Ve, bunun sonrasında, mutlu baba ayağı acı içindeki ve yorgun evladı eve götürdükten sonra, hizmetçilerini çağırıp şunu demişti: ‘Gürbüz buzağıyı getirin ve onu kesin, şölen hazırlayın ve bizleri keyiflendirin; zira, benim evladım ölüydü ancak o şimdi tekrar yaşıyor; o kayıptı fakat bulundu.’ Ve, onların tümü, oğluyla tekrar kavuşmasını neşeyle kutlamak için babanın etrafında toplandı.

169:1.11 “Bunlar gerçekleşirken, onlar kutlama içindeyken, büyük evlat tarladaki günün çalışmasından gelmiş olup, eve yaklaşırken müzik ve oyun sesini duymuştu. Ve, o arka kapıya geldiğinde, hizmetçilerden bir tanesini çağırıp, tüm bu kutlamaların anlamını sordu. Ve, bunun ardından hizmetçi şunu söyledi: ‘Senin uzun zamandır kayıp kardeşin eve geri döndü, ve senin baban kendi oğlunun sağ salim eve varışını kutlamak için gürbüz buzağını kesti. Kardeşini selamlamak için sen de içeri gel, ve onu babanın evine geri kabul et.’

169:1.12 “Ancak, büyük evlat bunu duyduğunda, o kadar incinmiş ve kızgın hale gelmişti ki, eve girmedi. Babası bu oğlunun kardeşini karşılamayı reddedişini duyduğunda, ona rica etmek için dışarı çıktı. Ancak, büyük evlat babasının iknasına kendisini teslim etmeyecekti. O babasını, şunu söyleyen bir biçimde, cevaplamıştı: ‘Ben burada bu kadar yıl boyunca sana, emirlerinin bir tanesine bile karşı gelmeyen bir biçimde, hizmet ettim; ama yine de, sen bana, arkadaşlarımla eğlenmem için körpe keçi bile vermedin. Ben burada tüm bu yıllar boyunca sana bakmak için kaldım ve sen hiçbir zaman benim doğru hizmetimi kutlamadın; ancak, bu oğlun, sahip olduğun şeyleri kadınlara harcayan bir biçimde, geri döndüğünde, hiç vakit kaybetmeden gürbüz buzağını kesin, onu kutluyorsun.’

169:1.13 “Bu baba gerçekten de iki evladını da derinden sevmiş olduğu için, bu büyük evlada açıklamada bulunmayı denedi: ‘Ama, benim evladım, sen bu süre boyunca hep benimle birlikteydin, ve sahip olduğum her şey senin. İstediğin zaman arkadaşlarınla eğlenmek için bir körpe keçiyi kesebilirdin. Ancak, senin şimdi mutlulukla bana katılman ve kardeşinin dönüşünden mutlu olman tek beklenilen şeydir. Düşün benim evladım, kardeşin kaybolmuştu ve şimdi bulundu; o bizlere canlı olarak geri döndü!”

169:1.14 Bu İsa’nın; dinleyicilerine, cennetin krallığına girişi arayan herkesi Baba’nın kabul etmedeki gönüllülüğünü vurgulamak için sunmuş olduğu simgesel hikâyeler içinde en dokunaklı ve etkili olanlardan bir tanesiydi.

169:1.15 İsa, bu üç hikâyeyi aynı anda sunmada oldukça istekliydi. O kayıp koyunun hikâyesini; insanlar istemeden yaşamın yolundan ayrıldığında, Baba’nın bu kayıp olanları düşündüğünü ve, sürünün doğru çobanları olan, Evlatları ile birlikte, kayıp koyunları aramaya çıktığını göstermek için sunmuştu. O bunun ardından evde kaybedilen meteliğin hikâyesini; kafası karışmış, ne yapacağını bilmeyen veya bunun dışındaki hallerde yaşamın maddi ilgileri ve servetleri tarafından ruhsal olarak gözleri görmez hale gelmiş olanlar için kutsal arayışın ne kadar da kapsamlı olduğunu örneklendirmek için anlatırdı. Ve, bunun ardından o, müsrifin geri dönüşünün kabulü olarak, kayıp evladın bu hikâyesine, Baba’nın evine ve kalbine kayıp evladın geri kazandırılışın ne kadar bütüncül olduğunu göstermek için anlatmaya başlardı.

169:1.16 Öğreti yılları boyunca birçok ama birçok kez İsa, müsrif oğlun bu hikâyesini tekrar tekrar anlatmıştı. Bu simgesel anlatı ve iyi Samiri hikâyesi, Baba’nın derin sevgisini ve insanların kardeşliğini öğretmede onun gözde araçlarıydı.

2. Akıllı Koruyucu’nun Simgesel Hikâyesi

169:2.1 Bir akşam Şimon Zelotes, İsa’nın söylediklerinin biri üzerinde yorumda bulunan bir biçimde, şunu söyledi: “Üstün, dünyanın çocuklarının çoğunun doğru olmayan paragöz kişilerle arkadaşlıkta bulunmada daha mahir oldukları için cennetin krallığınınkilerden daha bilge olduklarını bugün söylediğinde neyi kastettin?” İsa şu cevabı vermişti:

169:2.2 “Sizlerden bazıları, krallığa girmeden önce, iş birliktelikleri içinde oldukça kurnaz haldeydi. Sizler hakkaniyet gözetmeyip ve sıklıkla adil olmayan bir biçimde davrandıysanız da, yine de, her zaman bir gözünüz mevcut karınızda ve gelecek güvenliğinizde olduğu için, akıllı ve geleceği görür halde işlerinizi yürüttünüz. Benzer bir biçimde sizler şimdi; burada mevcut neşenizi sağlarken, bir yandan da cennette biriken hazinelerinizi gelecekte keyifle deneyimlemeyi teminat altına alır halde, krallık içinde yaşamlarınızı düzenlemelisiniz. Eğer sizler, benliğe hizmette bulunduğunuz zaman kendiniz için kazançları elde etmede bu kadar titiz olduysanız, şimdi sizler insanların kardeşliğine ait hizmetçiler ve Tanrı’nın koruyucuları iseniz, ruhları kazanmada neden daha az titizlik gösteresiniz?

169:2.3 “Hepiniz, akıllı ancak adaletsiz bir koyucuya sahip bir zengin adamın hikâyesinden bir ders çıkarabilirsiniz. Bu koruyucu kendi bencil kazancı için sahibinin müşterilerine yalnızca kötü davranmadı, o aynı zamanda sahibinin kaynaklarını doğrudan bir biçimde israf boşa verip, onları çarçur etti. Ve, tüm bunların hepsi nihayet sahibinin kulağına gittiğinde, o koruyucusunu karşısına çağırdı ve bu dedikoduların anlamını sordu; ve, o, koruyuculuğunun derhal bir muhasebesini isteyip, sahibinin işlerini başkasına devretmeye hazır olmasını istedi.

169:2.4 “Bu aşamada, bu doğru olmayan koruyucu kendisine şunu söylemeye başladı: ‘Bu koruyuculuğumu kaybetmek üzereyim, ne yapmalıyım? Kazacak kuvvetim yok; dilencilik desen, yapmaya utanırım. Ne yapacağımı biliyorum: Ben bu koruyuculuktan alındığımda, kendimi, üstünüm ile iş yapan hanelerin tümünde iyi karşılanacak hale getirmek için her şeyi yapacağım.’ Ve, bunun ardından, sahibine borcu olan herkesi çağıran bir biçimde, ilkine ‘Üstünüme ne kadar borcun var?’ diye sordu. Bu kişi, ‘Yüz ölçü yağ’ dedi. Bunun ardından koruyucu, ‘Parafinli kâğıt hesabını getir, hemen şuraya otur, ve yüzü elli yap.’ Bunun ardından, bir başka borçluya ‘Ne kadar borcun var?’ diye sordu. Ve, bu kişi, ‘Yüz ölçü buğday’ dedi. Bunun ardından, koruyucu, ‘senedini getir ve seksen’ yaz dedi. Ve, o bunu çok sayıdaki başka borçlu ile gerçekleştirmişti. Ve, böylece, bu dürüst olmayan koruyucu, koruyuculuktan atıldığında kendisine arkadaş yaratmaya çalışmıştı. Onun sahibi ve üstünü bile daha sonra bunu öğrendiğinde; doğru olmayan koruyucusunun, yokluk ve sıkıntının bu gelecek günleri için bir şeyler yapmayı amaçlaması tutumunda en azından akıllıca bir şey yapmış olduğunu kabul etmek durumunda kalmıştı.

169:2.5 “Ve, bu bakımdan, bu dünyanın çocukları zaman zaman, gelecek için hazırlanışlarında ışığın çocuklarına kıyasla daha fazla bilgelik sergilemektedir. Ben cennet içinde hazineleri elde etmekte olduklarını duyuran sizlere şunu söylüyorum: Doğru olmayan paragözler ile arkadaşlıkta bulunanlardan dersler çıkarın, ve benzer bir biçimde yaşamlarınızı ona göre idame ettirin ki, dünyasal olan her şey sizleri yüzüstü bıraktığında, ebedi yerleşkeye neşe içinde kabul edilebilesiniz.

169:2.6 “Ben sizlere şunun teminatını veriyorum: Küçük şeylerde doğru olan kişi, aynı zamanda büyük şeylerde de doğru olacaktır; küçük şeylerde doğru olmayan kişi, büyük şeylerde de doğru olmayacaktır. Eğer sizler, bu dünyanın olaylarında öngörüşlülüğü ve dürüstlüğü göstermediyseniz, cennetsel krallığın gerçek zenginliklerin koruyuculuğuna emanet edildiğinizde nasıl doğru ve akıllı olmayı ümit edebilirsiniz? Eğer sizler iyi koruyucular ve doğru muhasebeciler değilseniz, başkasına ait olanda doğru olmadıysanız, her kim büyük hazineleri sizlerin üstüne verecek kadar budala olabilir ki?

169:2.7 “Ve, tekrar şunu bilmenizi istiyorum: hiç kimse iki sahibe hizmet edemez; o ya birinden nefret edecek veya diğerini sevecek, ya da birini üste tutarken diğerini aşağı görecektir. Sizler Tanrı’ya ve paragöze aynı anda hizmet edemezsiniz.”

169:2.8 Burada bulunan Ferisiler bunu duyduklarında, zenginliklere elde etmeye fazlasıyla adanmış oldukları için dudaklarını bükmeye ve alay etmeye başlamışlardı. Bu dostane olmayan dinleyiciler İsa ile nafile bir tartışmaya girmeye çalışmışlardı; ancak, İsa onlarla söyleşide bulunmayı reddetmişti. Ferisiler kendi içlerinde bir söz dalaşına tutuştuklarında, onların gürültülü konuşması bu yerleşke çevresinde konaklamakta olan kişilerden büyük bir kalabalığı etraflarına toplamıştı; ve, onlar birbirleriyle tartışmaya başladıklarında, İsa, gece için çadırına çekilen bir biçimde, aralarından ayrılmıştı.

3. Zengin Adam ve Dilenci

169:3.1 Buluşma çok gürültü hale geldiğinde, Şimon Petrus, ayağa kalkan bir biçimde, sorumluluğu ele alıp şunu söylemişti: “Sizler ve kardeşler, aranızda bu şekilde münakaşa etmeniz hoş değildir. Üstün sözünü söylemiştir, ve sizler onun sözleri üzerine konuşmada iyi bir şey yapıyorsunuz. Ve, bu, sizlere duyurmuş olduğu yeni bir inanç savı değildir. Zengin adam ve dilenciyi içeren Nazarilerin hikâyesini de duymadınız mı? Bizlerden bazıları, zenginlikleri derinden seven ve dürüst olmayan servete sahip olmayı arzu eden kişilere uyarıda bulunur haldeki Vaftizci Yahya’nın bu hikâyeyi haykırışını duyduk. Ve, her ne kadar bu eski hikâye duyurduğumuz müjde uyarınca olmasa da, hepiniz, cennetin krallığının yeni ışığını kavrayacağınız bir vakte kadar onun derslerine kulak verseniz iyi bir şey yapmış olursunuz. Yahya’nın hikâyesi şu şekilde anlatılmaktaydı:

169:3.2 “Bir zamanlar Dives isminde zengin bir kişi yaşamaktaydı; bu kişi, morlar içinde ve az bulunur ketenlere sarılır halde, her günü mutlulukla ve olabilecek en iyi halde yaşamaktaydı. Ve, orada aynı zamanda Lazarus isminde bir dilenci bulunmaktaydı; bu dilenci, zengin kişinin kapısı girişinde uzanır halde, morluklarla kaplı olup, zenginin masasından düşen kırıntılar ile beslenmeyi arzu etmekteydi; evet, köpekler bile gelip onun morluklarını yalamaktaydı. Ve, öyle bir vakit geldi ki, dilenci öldü ve İbrahim’in bağrında ikamet etmekte olan melekler tarafından taşındı. Ve, bunun ardından, yakın bir süre içinde, bu zengin kişi de öldü ve büyük ihtişam ve saygınlık gösterisi içinde defnedildi. Zengin kişi bu dünyadan ayrıldığında, Hades içinde gözlerini açtı ve kendisini derin acılar içerisinde buldu; gözlerini kaldırdığında uzaktaki İbrahim’i görüp, Lazarus’u onun bağrında buldu. Ve, bunun ardından Dives şöyle haykırdı: “Baba İbrahim, bana merhamet et ve Lazarus’u buraya gönder; umarım o parmağının ucunu suya batırıp benim dilimi serinletir, zira cezamdan dolayı büyük acılar içerisindeyim.’ Ve, bunun sonrasında İbrahim şu cevabı verdi: ‘Benim evladım, hatırla, Lazarus benzer bir biçimde kötülükten sıkıntı çekerken, yaşamın içinde sen iyi şeylerin keyfini çıkardın. Ancak, şimdi bunların hepsi değişti; Lazarus keyif içindeyken, sen acı çekmektesin. Ve, bunun yanı sıra, bizler ve senin aranda büyük bir uçurum var; bizler sana gelemeyiz, ne de sen bizlere gelebilirsin.’ Bunun ardından Dives İbrahim’e şunu söyledi: “Umarım sen Lazarus’u babamın evine geri gönderirsin; beş kardeşim olduğu için, o bu şahitliği ile kardeşlerimin bu acı çektirilen yere gelmesini engelleyebilir.’ Ancak, İbrahim: ‘Benim evladım, onlar Musa ve peygamberlere sahipler; bırak kardeşlerin bu kişileri duysunlar.’ Ve, bunun ardından Dives: ‘Hayır, hayır, Ata İbrahim! Eğer biri onlara ölümden gelecek olursa, onlar tövbe edeceklerdir.’ Ve, bunun üzerine İbrahim: ‘Eğer onlar Musa ve peygamberleri duymazlarsa, ne de bir kişinin ölümden dirilişiyle ikna olacaklardır.’”

169:3.3 Peter Nazari kardeşliğinin bu tarihi hikâyesini anlattıktan sonra, ve kalabalık yatıştığı için, Andreas ayağa kalktı ve onları gece için dağıttı. Her ne kadar iki havari de ve kendi takipçileri İsa’ya sürekli olarak Dives ve Lazarus’un simgesel hikâyesine dair sıklıkla sorular sormuş olsa da, o bunun üzerine yorumda bulunmaya hiçbir zaman razı olmadı.

4. Baba ve Onun Krallığı

169:4.1 İsa her zaman, Tanrı’nın krallığının kuruluşunu duyururlarken, cennet içindeki Baba’nın bir kral olmadığını havarilerine açıklamaya çalışmada sorun yaşadı. İsa’nın yeryüzü üzerinde yaşadığı ve beden içinde öğretimde bulunduğu zaman zarfında, Urantia’nın insanları milletlerin idaresinde en fazla kralları ve imparatorları bilmekteydi; ve, Museviler uzunca bir süre boyunca, Tanrı’nın krallığının gelişi üzerine düşünmüş haldelerdi. Bu ve diğer nedenlerden dolayı, Üstün, insanın ruhsal kardeşliğini cennetin krallığı biçiminde ve bu kardeşliğin ruhani başını cennet içindeki Baba olarak adlandırmanın en iyisi olduğunu düşünmüştü. Bir sefer dahi olsun İsa Babasından bir kral olarak bahsetmişti. Havariler ile olan yakın ve doğrudan konuşmalarında o her zaman kendisine, İnsan Evladı ve onların büyük abisi atfında bulunmuştu. O takipçilerinin tümünü, insanlığın hizmetçileri ve krallığın müjdesinin ulakları olarak tasvir etmişti.

169:4.2 İsa hiçbir zaman havarilerine, cennet içindeki Baba’nın kişiliğine ve kişilik özelliklerine dair sistematik bir ders vermemişti. O hiçbir zaman insanlardan kendi Babasına inanmalarını istememişti; o, insanların yapmış oldukları şeyleri görmezden gelmişti. İsa hiçbir zaman vaktini, Baba’nın gerçekliğinin kanıtı için savlarını sunmanın nafile emekleriyle harcamamıştı. Onun Baba’ya dair öğretisinin tümü, o ve Baba’nın bir tek oluşunun duyurusunda odaklanmıştı; Evladı görmüş kişinin Babayı görmüş oluşuna; Evlad’ın gerçekleştirdiği gibi, Baba’nın her şeyi bilmekte oluşuna; yalnızca Evlad’ın gerçekte Baba’yı bildiğine ve Baba’yı Evlad’ın açığa çıkaracağına; ve, Baba’nın kendisini bu dünyaya birleşik doğalarını açığa çıkarmak ve ortak emeklerini göstermek için göndermiş olduğuna. O, “Tanrı ruhaniyettir” duyurusunda bulunduğu zamanki, Yakub’un kuyusunda Samaryalı kadına gerçekleştirdiği zamankinin dışında, Babasına dair başka hiçbir duyuruda bulunmamıştı.

169:4.3 Sizler İsa’dan Tanrı’ya dair şeyleri, onun yaşamının kutsallığını gözlemleyerek öğreneceksiniz; onun öğretilerine yaslanarak değil. Üstün’ün yaşamından her biriniz; ruhsal ve kutsal gerçeklikleri, şimdi anın ve ebediyetin gerçekliklerini kavramak için yetkinliğinizin ölçüsünü gösteren Tanrı kavramsallaşmasını çıkarabilirsiniz. Sınırlı olan hiçbir zaman, Sınırsız Nasıralı İsa’nın insan yaşamının sınırlı deneyimine ait zaman-mekân kişiliğinde odaklanışı dışında, Sınırsız’ı anlamayı hayal dahi edemez.

169:4.4 İsa, Tanrı’nın yalnızca deneyimin gerçeklikleri tarafından bilinebilir nitelikte olduğunu bilmekteydi; o, kendisinin hiçbir zaman aklın salt öğretişi ile anlaşılamayacağını. İsa havarilerine, her ne kadar onlar bütünüyle Tanrı’yı anlayamayacak halde bulunsalar da, onu, tıpkı İnsan Evladı’nı bildikleri halde, kesin bir biçimde bilebileceklerini öğretmişti. Sizler Tanrı’yı bilebilirsiniz; İsa’nın ne söylediğini anlayarak değil, İsa’nın kim olduğunu bilerek. İsa, Tanrı’nın bir açığa çıkarılışının tam da kendisiydi.

169:4.5 İbrani yazıtlarına atıfta bulunma dışında, İsa İlahiyat’dan yalnızca iki isimde söz etmişti: Tanrı ve Baba. Ve, Üstün Babası’na Tanrı olarak atıfta bulunduğunda, o genellikle, çoğul Tanrı (Kutsal Üçleme olarak) anlamına gelen İbrani kelimesini kullanmıştı; Musevilerin kabile Tanrısı anlamına gelen gelişmiş kavramsallaşma halindeki, Yahveh kelimesini değil.

169:4.6 İsa hiçbir zaman Baba’yı bir kral olarak çağırmamıştı; ve, o, yeniden getirilmiş bir krallığa dair Musevi umudunun ve Yahya’nın gelecek bir krallığı duyuruşunun öne sürmüş olduğu kendi ruhsal kardeşlik birlikteliğini cennetin krallığı olarak adlandırmayı gerekli kılmış olmasından fazlasıyla üzüntü duymuştu. Tek bir istisna dışında — “Tanrı’nın ruhaniyet” oluşu duyurusu dışında — İsa hiçbir zaman İlahiyat’a, İlk Kaynak ve Merkez ile olan kişisel ilişkisinin tasvirsel kavramları dışında başka hiçbir biçimde atıfta bulunmamıştı.

169:4.7 İsa Tanrı kelimesini İlahiyat düşüncesini ve Baba kelimesini Tanrı’yı bilme deneyimini adlandırmak için kullanmıştı. Baba Tanrı’yı adlandırmada kullandığında, bu kavram kapsayabildiği en geniş anlamda anlaşılmalıdır. Tanrı kelimesi tanımlanamaz niteliktedir; ve, bu nedenle, o, Baba’nın sınırsız olan kavramsallaşması anlamına gelirken, kısmen tanımlanabilir bir halde, Baba terimi, fani mevcudiyetin süreci boyunca insan ile ilişkili konumunda, kutsal Baba’ya dair insani kavramsallaşmayı temsil edecek biçimde kullanılabilir.

169:4.8 Museviler için, Elohim Tanrılar’ın Tanrısı iken, Yahveh İsrail’in Tanrısı anlamına gelmekteydi. İsa Elohim kavramsallaşmasını kabul etmiş olup, varlıklardan meydana gelen bu en yüce topluluğu Tanrı olarak adlandırmıştı. Irksal ilahiyat halindeki, Yahveh kavramsallaşması yerine, o Tanrı’nın babalığını ve insanın tüm dünya çapındaki kardeşliği düşüncesini sunmuştu. O, ilahlaştırılmış ırksal bir Baba’ya dair Yahveh kavramsallaşmasını, bireysel inananın kutsal bir Babası halindeki, insan çocuklarının tümüne ait bir Baba düşüncesine yüceltmişti. Ve, o buna ilaveten, evrenlere ait bu Tanrı’nın ve insanların tümünün bu Babası’nın, bir tek ve aynı Cennet İlahiyatı olduğunu öğretmişti.

169:4.9 İsa hiçbir zaman kendisinin, Elohim’in (Tanrı’nın) beden içindeki dışavurumu olduğunu söylememişti. O hiçbir zaman kendisinin, Elohim’in (Tanrı’nın) dünyalara olan bir açığa çıkarılışı olduğunu duyurmamıştı. O hiçbir zaman, kendisini görmüş olan kişinin Elohim’i (Tanrı’yı) görmüş olacağını öğretmemişti. Ancak, o, kendisinin, beden içindeki Baba’nın açığa çıkarılışı olduğunu duyurmuştu; ve, o kesin bir biçimde, kendisini gören kişinin Baba’yı görmüş olduğunu söylemişti. Kutsal evlat olarak o, yalnızca Baba’yı temsil etmekte olduğunu söylemişti.

169:4.10 O, gerçekten de, Elohim Tanrısı’nın bile Evladı’idi; ancak, fani beden sureti içinde ve Tanrı’nın fani evlatları için o, fani insan tarafından kavranabilecek bir açığa çıkarılış ölçüsünde Babası’nın karakterinin temsili ile kendi yaşam açığa çıkarışını sınırlandırmayı tercih etmişti. Mesele Cennet Kutsal Üçlemesi’nin diğer bireylerinin karakterine geldiğinde, bizler; onların hep birlikte, Nasıralı İsa olarak vücutlaştırılmış Evladı’nın yaşamındaki kişisel portrede açığa çıkarıldığı, Baba oluşu bilgisiyle yetinmeliyiz.

169:4.11 Her ne kadar İsa yeryüzü yaşamında cennetsel Baba’nın gerçek doğasını açığa çıkarmış olsa da, o Baba hakkında çok az şey öğretmişti. Gerçekte, o yalnızca iki şey öğretmişti: Tanrı’nın kendisinin ruhaniyet oluşunu, ve, yaratılmışları ile ilişkisinin tüm hususlarında kendisinin bir Baba oluşunu. Bu akşam İsa, şunu duyurduğunda, Tanrı ile olan ilişkisine dair nihai bildirisinde bulunmuştu: Ben Baba’dan gelmiş, ve ben dünyaya gelmiş haldeyim; tekrar ediyorum, ben bu dünyadan ayrılacak ve Baba’ya gideceğim.”

169:4.12 Ancak, dikkat edin! İsa hiçbir zaman şunu söylemedi: “Beni duymuş olanlar Tanrı’yı duymuşlardır.” Ancak, o kesin bir biçimde şunu söyledi: “Beni görmüş olanlar Baba’yı görmüşlerdir.” İsa’nın öğretisini duymak, Tanrı’yı bilmeye denk düşmemektedir; ancak, İsa’yı görmek, kendi içinde Baba’nın ruha bir açığa çıkarılışı olduğu bir deneyimdir. Evrenlerin Tanrısı uçsuz bucaksız yaratıma hükmetmektedir; ancak, akıllarınız içinde ikamet etmek için ruhaniyetini götüren kişi cennet içindeki Baba’dır.

169:4.13 İsa, görünmez olan O’nu maddi yaratılmış için görünür kılan insan sureti içindeki ruhsal mercektir. O; göksel birliklerin bile bütünüyle anlamaya cüret edemediği, sınırsız niteliklere sahip bir Varlık’ı, beden içinde, sizler tarafından bilinir hale getiren ağabeyinizdir. Ancak, tüm bunların hepsi, bireysel inananın kişisel deneyiminde gerçekleşmek zorundadır. Kendisi ruhaniyet olan Tanrı, yalnızca bir ruhsal deneyim olarak bilinebilir. Tanrı, maddi dünyaların sınırlı evlatlarına, ruhsal âlemlerin kutsal Evladı tarafından, yalnızca bir Baba olarak açığa çıkarılabilir. Sizler Ebedi’yi bir Baba olarak bilebilirsiniz; sizler ona, mevcudiyetlerin tümünün sınırsız Yaratan’ı olarak, evrenlerin Tanrısı halinde ibadet edebilirsiniz.





Back to Top